Ana içeriğe atla

Kayıtlar

eğlenceli öğrenme etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Çukura Düşen Benekli

  Çukura Düşen Benekli Sultan, duygusal bir çocuktu ve hayvanları çok severdi. Her  fırsatta onlarla konuşur, onları beslemek için elinden geleni yapardı. Bir gün  Sultan, kardeşi Sema ile birlikte inekleri beslemek için meraya götürdü.  Komşuları Mehmet Amca, tarlasında su olduğunu fark etmiş ve oldukça büyük çukurlar açarak suyu bulmayı umarak tarlasında çalışmalara başlamıştı.  Sultan, şarkılar ve türküler eşliğinde ineklerin beslenmesi için ellerinden geleni yapıyordu. En sevdiği inek ise Benekli'ydi. Benekli, lezzetli yiyeceklerin  peşinde giderken yanlışlıkla Mehmet Amca'nın tarlasına girmişti. Sultan, Benekli'nin olmadığını fark edince paniğe kapıldı ve etrafına bakındı, ancak Benekli ortalıkta görünmüyordu. Kardeşine  seslendi. Diğer inekleri bir araya toplayarak  kardeşine teslim etti. Sultan, panik içinde Benekli'yi aramaya koyuldu.  Her yere baktı, ancak  benekliyi bulamadı. Mehmet Amca'nın tarlasına baktı, yine bir şey göreme...

Luna’nın Dokunuşu

 Luna’nın Dokunuşu Başlangıçta hiç istemiyordu. Evde bir hayvan beslemek… Hele bir kedi… Kendi korkuları vardı, alışkanlıkları vardı. Ama küçük bir çocuğun gözleri bazen dünyayı değiştirebilir. Kızının ısrarları, gözlerindeki o masum özlem, yalnızlığını anlatışı… Bir anne, çocuğunun mutsuzluğuna uzun süre kayıtsız kalamazdı. Sonunda, içindeki tüm tereddütlere rağmen, bir kedi aldı. Luna adını verdiler.   Luna eve ilk geldiğinde çekingen, ürkekti. Ama kısa sürede evi dolduran neşeye dönüştü. Kızının yalnız oyunlarını paylaştı, gece sessizce yanına sokuldu. O küçük patiler, boşluğu sessizce dolduran yıldızlar gibiydi. Geceleri usulca gelip sarılır, soğuk günlerde içleri ısıtan bir dokunuş olurdu. O küçük canlı, evde hiç duyulmayan bir müziğin notalarını tamamlıyordu.   Bir gün Luna’yı kucağına aldığında, içindeki eski korkuların kırıldığını hissetti. Sanki yıllardır kilitli bir kapı açılmıştı. Belki sevgi, böyle şeyleri değiştiriyordu. Belki bir küçük patinin doku...

Merhaba arkadaşlar

 Küçük bir mola veriyorum. Bugün çok hastayım. Yarın daha iyi hisseder isem yeni bir seri ile başlayacağım. Saygılarımla. 28.04.20257 Mesime Elif Ünalmış 

Ritim Şehri Kalp

  Ritim Şehri Kalp Fatih, konuşan organlar şehrindeki macerasına devam ediyordu. Mide ve Beyin’le yaptığı dostluk, ona daha sağlıklı seçimler yapma konusunda çok şey öğretmişti. Ama bir gün göğsünde ritmik bir melodi hissederek durdu. Bu melodiyi dinlemeye çalışırken bir ses yankılandı:   "Ta-da! İşte buradayım! Ben senin Kalbin. Vücudun DJ’i, ritim ustası ve sevgi fabrikasının yöneticisi! Konuşan organlar şehrinde en keyifli sohbetleri benimle yapmaya hazır ol!" Fatih bir kahkaha atarak cevap verdi: "Kalp, sen de mi? Söyle bakalım, senin için neler yapabilirim?" Kalp, melodik bir şekilde konuşmaya başladı:   "Ben ritimle çalışırım, Fatih. Doğru beslenirsen, ritim şovlarım harika olur. Ama yanlış seçimler yaparsan, 'vurmalı' bir kriz yaşayabiliriz. Mesela, avokado, ceviz, somon balığı ve ıspanak... Bunlar benim en sevdiğim orkestranın solistleri! Ayrıca kırmızı meyveler, özellikle nar ve çilek, damarlarımdaki nota akışını hızlandırır." Fatih başını...

KONUŞAN ORGANLAR Profesör Beyin'in Yolculuğu

 KONUŞAN ORGANLAR   Profesör Beyin'in Yolculuğu Fatih, abur cuburlarla dolu bir dünyada yaşamaya devam ediyordu. Renkli şekerlemeler, çıtır cipsler, gazlı içeceklerin kabarcıkları onun dünyasının yıldızlarıydı. Ancak bu alışkanlıklar, Fatih’i çoğu zaman enerjisiz, halsiz ve kafası karışık bir halde bırakıyordu. Bir gün aynada kendine bakarken bir karar verdi: *"Belki de bir şeyleri değiştirmeliyim."* İşte tam o sırada beyninden bir ses yükseldi:  "Fatih! Burada Profesör Beyin. Seni yıllardır izliyorum ve artık müdahale zamanı geldi. Zihinsel kalemiz yıkılmadan önce işleri düzeltmeliyiz. Haydi, sağlıklı bir yaşama doğru birlikte yolculuğa çıkalım!"   Fatih, beyninin bu konuşmasından hem etkilenmiş hem de şaşırmıştı. Ama Profesör Beyin ikna yeteneğini esprili bir şekilde göstermeye devam ediyordu:   "Unutma, Fatih, beynini mutlu etmek demek zeki fikirlerle dolu bir yaşam sürmek demektir. Einstein bile gurur duyar!" Ertesi sabah Fatih, kahvaltıda abu...

KONUŞAN ORGANLAR

Hoş geldiniz! Bugün, "Konuşan Organlar" serisi ile insan bedenine bambaşka bir perspektif kazandırmayı amaçlıyoruz. Bu seri, her bir organımızı birer anlatıcı olarak ele alıyor; kendi hikayelerini, işlevlerini ve bizlerle olan etkileşimlerini anlatıyor. Amacımız, içsel dünyamızın büyüleyici düzenini keşfetmek, farkındalığımızı artırmak ve bedenimizin kıymetini bir kez daha hatırlamak. Her biri hayatımızın merkezinde, sessiz ama hayati görevlerle meşgul organlarımızı, bu defa sessizliği bozarak konuşturuyoruz. Kalbimiz nasıl atmaya başladı? Beynimizin ilham dolu kıvrımlarında neler gizli? Akciğerlerimiz her nefeste neler hissediyor? İşte bu seri, tüm bu soruları eğlenceli ve öğretici bir dille yanıtlıyor. Hep birlikte, organlarımızın gözünden dünyaya bakmaya hazır olun. Bilimle sanatı bir araya getiren bu anlatım, sizi hem güldürüp hem düşündürecek. Haydi, şimdi perdeyi açıyoruz! İçsel kahramanlarımız konuşmaya başlıyor 18.04.2025 Mesıme Elif Ünalmış  👉 Sonraki Bölüm...

Hastane Yolları

  Hastane Yolları Ertesi gün Melis Hanım ve Ahmet Bey, Can’ı birlikte büyük hastaneye götürdü. Doktorlar Can için hemen yatış işlemlerini başlattı. Gerekli tetkikler yapıldıktan sonra,  Can’ın tedavisi için Ankara’ya gitmesinin daha uygun olacağına karar verildi. Bebeğin sevki, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastanesi’ne  yapıldı.  Yaşadıkları küçük kasabadan ertesi gün ayrılıp Ankara’ya doğru yola çıktılar. Ahmet Bey zor da olsa işinden izin almıştı. Can, annesinin kucağında uzun kirpikleriyle mışıl mışıl uyuyordu. Melis Hanım Can’ın durumuyla ilgili yakınlarına haber verdi. Duyan duymayana söyledi, kadıncağız her seferinde olanları yeniden anlattı. Eş dost kadını teselli etti etmesine ama... “Ateş,” diye düşündü Melis Hanım, “Ateş düştüğü yeri yakar.”  Mamak’taki hastaneye  bebeği yatırdılar. Kendileri de derme çatma bir otele yerleşti. Tedavinin uzun süreceğini öğrendiler. Ahmet Bey geri dönmek zorunda kaldı. Can’ın tedavisi için Melis Hanım tüm s...

Beyaz Örtünün Altındaki Bahar

  Beyaz Örtünün Altındaki Bahar Nisan ayının ikinci haftasında, kuş cıvıltıları ve uyanan doğanın sesiyle dolu bir sabaha uyanmayı bekleyen yavru kuş, gözlerini açtığında gördüğü manzara karşısında hayrete düştü. Gece boyunca, sessizce inen beyaz örtü tüm dünyayı sarıp sarmalamıştı. "Anne, bak! Her yer bembeyaz olmuş. Ama çok soğuk, biz bahara merhaba diyecektik!" diye cıvıldadı yavru kuş, sesi endişeliydi. Anne kuş yuvasının kenarına yaklaşıp dışarıya baktı. "Evet yavrum, doğa bazen bizi şaşırtabilir. Ama bu geçici. Sabırlı olalım, bahar yine bizimle olacak," dedi. Yavru kuş bu duruma biraz daha alışmaya çalışırken, bir fikir ortaya attı: "Anne, beyaz örtünün altında saklanan bahar hazinelerini keşfetmeye çalışalım mı?" Anne kuş gülümseyerek cevap verdi: "Bu biraz tehlikeli olabilir yavrum. Ama istersen sana bu beyaz örtünün getirdiği güzellikleri anlatayım."  Anne kuş, kar yağışının da aslında başka canlılara ne kadar mutluluk getirdiğini, su k...

Sevimli Geyik ve Şahin’in Dostluğu

  Sevimli Geyik ve Şahin’in Dostluğu Bir yaz sabahı, ormanın yemyeşil kucağında küçük ve sevimli bir yavru geyik, sürüsünden ayrı düşmüştü. Çevresindeki ağaçlar ve çiçekler her zamanki gibi rengarenkti, ama yavru geyiğin kalbi korku ve yalnızlıkla doluydu. Ailesini bulmak için çaresizce ormanda dolanıyordu. Karnı da iyice acıkmıştı ve bir yandan beslenmeye çalışıyordu. Bu sırada, rengarenk tüyleriyle etrafta süzülen bir şahin, yüksekten yavru geyiği fark etti. Şahin, geyiğin çaresiz hâlini görünce yanına kondu. Geyik, ürkerek geri çekildi, ama şahin onu nazik bir sesle selamladı: "Sen tek başına dolaşmaktan korkmuyor musun, küçük dostum?" diye sordu. Geyik üzgün bir şekilde cevapladı, "Aslında ailemi arıyorum. Sürü hâlinde dolaşırken o kadar lezzetli bir ot yığını buldum ki, zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişim. Kafamı kaldırdığımda sürü çoktan gitmişti. Avazım çıktığı kadar bağırdım ama sesimi kimse duymadı. Zavallı annem şimdi ne kadar üzülmüştür kim bilir…" Şah...

DENİZLERİN FERYADI: EFE'NİN UMUT HİKAYESİ

  DENİZLERİN FERYADI: EFE'NİN UMUT HİKAYESİ Efe yaz tatilini annesiyle birlikte deniz kenarında geçirmeyi büyük bir heyecanla bekliyordu. Ancak onun içindeki bu coşku, denize dalışıyla yerini karmaşık bir duygu seline bıraktı. Dalgıç gözlüğünü takıp denizin altına baktığında gördükleri, onu hem şok etti hem de üzdü. Plastik şişeler, poşetler ve atıklarla dolu deniz tabanı, Efe'nin içinde buruk bir isyan uyandırdı. "Eğer bu kadar kirliyse denizler, neden kimse bir şey yapmıyor?" diye düşündü kendi kendine. Gördükleri gözlerinin önünden gitmiyordu. Efe’nin hayalinde denizlerin masmavi olması gerekirken gördüğü bu kirlilik, onun çocuk kalbini derinden yaralamıştı. Annesine döndüğünde, sesi titrek bir şekilde sordu: “Anne, insanlar neden denize bu kadar zarar veriyor? Büyükler neden bunu önemsemiyor?” Efe'nin annesi derin bir iç çekerek ona şefkatle sarıldı. "Maalesef, bazen insanlar sadece kendi hayatlarına odaklanıyor, doğanın ihtiyaçlarını unutuyor," dedi...

Paylaşmanın Gücü

  Paylaşmanın Gücü Güzel bir bahar gününde küçük Başak, annesiyle birlikte parka gitmek üzere evlerinden çıktı. Yol boyunca kuş sesleri, rengârenk çiçekler ve ağaçların şenlikli görüntüsü Başak’ın neşesini artırıyordu. Ancak sokak köşesine vardıklarında, huzur dolu bu tablo yerini acımasız bir manzaraya bıraktı. İki kedi, çöp konteynerının etrafında vahşice birbirleriyle kavga ediyordu. Başak bu sahneye ilk kez tanık olmuştu ve içi hüzünle dolmuştu. Bencilce davranıp diğer kedilere bir parça bile bırakmayan hırçın kediye şaşkınlıkla bakarken, kendini tutamayıp annesine dönerek, “Anne, neden paylaşmıyorlar? Bırak onları ayırayım, böylece herkes yiyebilir,” dedi. Annesi, hırçın kedinin oldukça sinirli olduğunu ve müdahale etmeye kalkışırlarsa zarar görebileceklerini açıkladı. Ancak bu manzara onun da huzurunu bozmuştu. Çevresine bakındı ve ağacın dalından düşmüş bir çubuğu fark etti. Yavaşça ilerleyip çubuğu yerden aldı ve kedilerin dikkatini çekmeden etleri çubukla farklı köşelere d...

Köyü Sel Bastı

  Köyü Sel Bastı  Etrafı kayalardan oluşan, çukur bir daireyi andıran, yeşil ve yer yer suların aktığı şirin bir köyde yaşıyordum. Kayaların hemen eteğinde ceviz ağaçları bulunuyordu. Sonbahara doğru olgunlaşan cevizler yavaş yavaş toplanmaya başlanmıştı. Ancak ceviz ağaçlarının uç dallarına ulaşmak pek mümkün olmuyordu. Rüzgârın çok şiddetli estiği zamanlarda, köylüler sabah erkenden ceviz ağaçlarının altında rüzgârın etkisiyle dökülen cevizleri topluyordu. Ben de erkenden kalkıp ağabeyimle birlikte ceviz toplamaya koyuldum.   Cevizleri toplarken korkulu anlar yaşadığımız oluyordu. Kayalardan dökülen parçalar paldır küldür aşağıya yuvarlanıyordu. Evimiz ise, bu kayaların tam dibindeydi. Çoğu zaman evimizin önünde oynarken dökülen kaya parçalarının sesiyle korkup kaçardık. Kafamı kaldırıp baktığımda koca koca kayalar görüyor, ürküyordum. İçimden, “Bu kayalar yerinden koparsa yaşama şansımız olmaz,” diye düşünürdüm.   Ekim ayının bir pazar gecesi, korkunç bi...

Tişörtün Eteğindeki Lezzetli Pilav

  Tişörtün Eteğindeki Lezzetli Pilav Oldukça kalabalık bir ailenin çocuğuydum. Annem gün ağarmadan kalkardı. Bir yandan iş yaparken bir yandan da, “Haydi kalkın, dünyanın işi var, sizi mi bekleyeceğim?” diyerek söylenirdi. Kahvaltı esnasında ise herkese görev verirdi. Yoksa bunca işi yapmak imkânsızdı. Kimi kuzu güder, kimi de en küçük kardeşime bakardı. O gün benim ve benden 1 yaş küçük olan kardeşimle görevimiz kuzu gütmekti. Kahvaltı bittikten sonra annem azığımızı, yani şimdiki adıyla beslenmemizi hazırlayıp koymuştu. Ben azığı koluma taktıktan sonra annem omzuma dokunarak, “Sakın kuzuların kimsenin tarlasına girmesine izin vermeyin, bana laf getirmeyin.” diyerek sıkı sıkı tembih etmişti. Kuzu ve diğer hayvanları güderken en büyük suç, yanlışlıkla da olsa hayvanın başkasının tarlasına, bağına ya da bahçesine girmesiydi. Hele suçüstü yakalanırsan cezası ağırdı. Ailelerin çok kötü kavga etmesine sebep olabilirdi. Annemin bu kadar işin arasında tam rahat edeyim derken, birinin kap...

Sapanla Büyüyen Kayalar

  Sapanla Büyüyen Kayalar Soğuk kış gecelerinin masalcı amcası, olağanüstü bir insandı. En büyük yardımcısı bastonuydu; bastonsuz gezemezdi, çünkü bir bacağı topaldı. Alişan Amca, inanılmaz derecede becerikli biriydi. Kendi bastonu da dahil olmak üzere her işini kendisi yapardı. El sanatlarında çok başarılıydı. Köyde boş vakitlerinde sepet örer, bunu çoğu zaman karşılık beklemeden yapardı. Her şeyi kendi ekip biçtiği için dışarıdan pek bir şey satın almazdı. Bahçesinde bol miktarda meyve ve sebze vardı. Paraya pek ihtiyaç duymazdı; onun için asıl önemli olan insani değerlerdi ve bu değerler Alişan Amca’da fazlasıyla vardı. O hiç durmadan çalışırdı. Kimi zaman sepet örer, kimi zaman koyun güder, odun taşır ya da yıkılan bahçe duvarlarını onarırdı. Bunları para için değil, hatır için yapardı. Karşılığında yalnızca akşam yemeğine davet edilirdi ve hemen hemen her gece birinin evine konuk olurdu. Yemekten sonra köyün gençleri Alişan Amca’nın masallarını dinlemek için toplanır, hangi ev...

Sele Kurban Giden Üzümler

  Sele Kurban Giden Üzümler Bahar Teyze, oldukça kavgacı bir kadındı. Herkes ondan çekinirdi. Malına, mülküne öylesine düşkündü ki kimseyle komşuluk etmeyi beceremezdi. Üstelik bir hayli yaşlanmıştı. Her işe yetişemediği için can sıkıntısından olacak ki her fırsatta birilerine sataşır, kavga çıkarırdı. Çirkin sesiyle bağırır dururdu. Bahçesindeki meyveler çoğunlukla dalında kurur ya da çürüyüp giderdi. Ama yine de hiç kimsenin bahçesinin yakınına bile yaklaşmasına izin vermezdi. Bahar Teyze'nin bir de bağı vardı. Bu bağdaki üzümler de çoğu zaman toplanmadan dalında çürürdü. Onun komşumuz olması büyük bir talihsizlikti. Her sabah o çirkin sesini duyar, bağırıp çağırmasına uyanırdık. Bir sabah yine Bahar Teyze'nin sesinden rahatsız olduktan sonra anneme, “Arkadaşlarımla piknik yapmak istiyorum. Eğer kabul ederlerse Kızılcık Yaylası’na gidelim,” dedim. Annem izin verdi ve arkadaşlarım Birgül, Derya ve Melis’le birlikte Kızılcık Yaylası’na doğru yola çıktık. Kızılcık Yaylası gerçek...

Meğer Karıncalar da Susarmış

  Meğer Karıncalar da Susarmış Karıncalar hep dikkatimi çekmiştir. Genelde her çalışkan insanı karıncalara benzetirler. Karıncaların pek çok çeşidi var; atlıkarıncalar , atom karıncalar , irili ufaklı adını bilmediğimiz birçok çeşidi… Hızları farklı olsa da en önemli özellikleri değişmez; hepsi de çok çalışkandır. Ben sıkıldıkça onları seyreder, bazen de yardım ederdim. Almayı düşündükleri yiyecekleri onlara yaklaştırır, yorulmalarını engellerdim. Ama onlar yiyecekleri yuvalarına bırakıp hiç dinlenmeden geri döner, mesai bitimine kadar sürekli çalışırlardı. Geceleri çalıştıklarını hiç görmedim. Sanırım dinleniyorlardı. Ben ise karıncaların gece gündüz durmadan çalıştıklarını düşünürdüm. Meğer çalışma saatlerini hiç aksatmadıklarını ve çok erken saatte uyandıkları için “çalışkanlık lakabını” hak etmişlerdi. Bu çalışkan karıncalara ben de tanık oluyordum. Nokta kadar bir yiyeceği hiç üşenmeden kilometrelerce taşıyorlardı. Gıkını bile çıkarmazlardı. Yalnız köylü karıncalar ile şeh...

AYAZ'IN DİKKATLİ YAKLAŞIMI VE EFE İLE DOSTLUĞU

  AYAZ'IN DİKKATLİ YAKLAŞIMI VE EFE İLE DOSTLUĞU Ayaz, sevgi dolu ve saygılı bir çocuktu. 2. sınıfta okumaktaydı ve küçüklere olan ilgisiyle dikkat çekiyordu. Her hareketinde onları korumaya özen gösterirdi. Bu özen, yaşadığı bir kazanın ardından şekillenmişti. Geçen yıl, 1. sınıfta bir merdiven kazası yaşamıştı. Büyük çocukların hızlıca koşup ona çarpmasıyla yere düşmüş ve kolunu kırmıştı. Uzun süre alçıda kalan kolu nedeniyle derslerine katılmakta zorlanmıştı. Ancak bu kaza, Ayaz'a önemli bir ders vermişti: Dikkatli olmak ve başkalarını da tehlikelerden korumak. Artık merdivenlerden inerken ya da oyun oynarken her zaman daha dikkatli davranıyordu. Koşan çocukları uyarmaktan ve daha küçük öğrencileri korumaktan geri durmuyordu. Onun için önemli olan, başka bir çocuğun kendi yaşadığı gibi bir acı yaşamamasıydı. Bir gün okul bahçesinde oyun oynarken Ayaz, 1. sınıfa yeni başlayan çekingen bir çocuk fark etti. Bu çocuk Efe'ydi. Sessiz bir kenarda duran Efe'nin utangaç h...

SIRAYLA KIRPILAN KOYUNLAR

  SIRAYLA KIRPILAN KOYUNLAR Fatoş, dayısı ile birlikte kuzuları güderdi. İlkbaharın gelmesiyle koyunları kırpmak için sabırsızlanıyordu. Koyunların kırpılıp yünlerinden kurtulması onun çok hoşuna gidiyordu. Birkaç hafta sonra dayısı ona, "Koyunları kırpacağız," dedi. Fatoş, "Yaşasın!" diyerek sevindi. Fatoş'un en sevdiği koyunların başında Kartopu ve Fiko geliyordu. Fiko, daha yavru bir kuzuydu ve onun yünlerinden kurtulmuş halini çok merak ediyordu. Kartopu ise koyun sürüsünün içinde yünleri en az kirlenen koyundu. Kirlenmemek için en temiz bulduğu yerde oturur, geviş getirirdi. Fatoş, ona "Kartopu" adını takmıştı. Fatoş, koyunların kırpılacağı günü sabırsızlıkla bekliyordu. Sabahın erken saatlerinde kalktı. Annesi, kahvaltı için ev halkına seslendi. Fatoş, gözlerini ovuşturarak banyoya gitti, elini yüzünü yıkadı ve kahvaltı sofrasına oturdu. Dayısı, iki yılı aşkın bir süredir onlarla kalıyordu. Anne ve babasını kaybedince ablasının evine yerleşmişt...

ÇUKURA DÜŞEN BENEKLİ

  ÇUKURA DÜŞEN BENEKLİ Sultan, duygusal bir çocuktu ve hayvanları çok severdi. Her fırsatta onlarla konuşur, onları beslemek için elinden geleni yapardı. Bir gün Sultan, kardeşi Sema ile birlikte inekleri beslemek için meraya götürdü. Komşuları Mehmet Amca, tarlasında su olduğunu fark etmiş ve oldukça büyük çukurlar açarak suyu bulmayı umarak tarlasında çalışmalara başlamıştı. Sultan, şarkılar ve türküler eşliğinde ineklerin beslenmesi için ellerinden geleni yapıyordu. En sevdiği inek ise Benekli’ydi. Benekli, lezzetli yiyeceklerin peşinde giderken yanlışlıkla Mehmet Amca’nın tarlasına girmişti. Sultan, Benekli’nin olmadığını fark edince paniğe kapıldı ve etrafına bakındı, ancak Benekli ortalıkta görünmüyordu. Kardeşine seslendi. Diğer inekleri bir araya toplayarak kardeşine teslim etti. Sultan, panik içinde Benekli’yi aramaya koyuldu. Her yere baktı, ancak bulamadı. Mehmet Amca’nın tarlasına baktı, yine bir şey göremedi. Nefes nefese kalmış bir şekilde "Benekli, Benekli!" ...

HUZUR SOKAĞI

  HUZUR SOKAĞI İş çıkışı çarşıda bazı işleri hallettikten sonra anneme gittim. Günlerden cumartesiydi. Kızıma annem bakıyordu. Eylül henüz 7 yaşındaydı. Birinci sınıfa gidiyordu. Hafta sonu ise anneme bırakmıştım. Kızımı almaya giderken, annem oturmam için ısrar etse de; o gün oturmak istemedim. Kendime biraz vakit ayırmak istiyordum. Oradan ayrıldıktan sonra eve gelmek için yol aldık.  Ben olabildiğince yavaş yürüyordum. Her günümü zamana karşı yarışarak geçiriyordum. O gün biraz bonkör davranarak zamanı akışına bıraktım. Ben yavaşladıkça zaman da yavaşlamıştı sanki;  ruhumun resmini yakalayan zamanla uyum içinde ilerliyorduk. Güneş gökyüzünün mavisini göz kırpmış vedalaşmaya hazırlanıyordu. Turuncunun bütün tonları gökyüzüne bir zenginlik katmıştı. Gökyüzünde güneş tüm görkemiyle göz doldururken; ağır ağır gözden kayboluyordu. Gözlerimi alamadım, öylece bakakaldım. Eylül bana dönerek, anne neye bakıyorsun? diye sordu. Güneşin batışı ne güzel kızım, dedim. Ardından ekl...