Ana içeriğe atla

Görünmeyen Emek – Dijital Dünyada Bir Gencin Direnişi | Sessizliğin Haritası Bölüm 6



Görünmeyen Emek – Dijital Dünyada Bir Gencin Direnişi | Sessizliğin Haritası Bölüm 6

Bu bölüm, özellikle 14 yaş ve üzeri gençler ile lise–üniversite düzeyindeki öğrenciler için önerilir. Çünkü dijital üretim, görünmeyen emek, gönüllülük sömürüsü ve sistem eleştirisi gibi temalar, gençlerin hem kişisel hem toplumsal farkındalıklarını artırır. Eğitimciler için ise bu metin, gençlerin dijital dünyadaki üretim süreçlerini, görünürlük mücadelesini ve dayanışma ekonomisi kavramını tartışmaya açmak için güçlü bir araçtır. Eleştirel düşünme, hak temelli yaklaşım ve dijital yurttaşlık gibi kazanımları destekler.


Arda, sabahları gözlerini açmadan önce bile zihninde kodlar dönüyordu. Geceleri ekran başında geçen saatler artık zaman değil, bir tür ibadete dönüşmüştü. Her satır kod bir dua, her düzeltme bir yara sarmaydı. Ama bu emeğin karşılığı çoğu zaman bir “beğeni” bile olmuyordu. Oysa Arda sadece içerik değil, bir sistem kuruyordu. Ve sistem kurmak yalnızca teknik değil, duygusal bir inşaydı.

Bir gün, bir öğretmeni ona yaklaştı: “Yaptıkların güzel ama gerçek bir işin yok,” dedi. Arda sustu. Çünkü bazı cümleler yalnızca cehaletten değil, körlükten doğardı. Oysa o, yüzlerce gencin hayatına dokunuyordu. Ama bu dokunuşlar CV’ye yazılamıyordu. Çünkü sistem, görünmeyeni ölçemiyordu.

Platform büyüyordu. Her gün onlarca yeni yazı, yüzlerce yorum, binlerce ziyaret… Ama Arda hâlâ bir gelir elde edemiyordu. Sponsorluk teklifleri geliyordu ama hepsi “içeriği yumuşat” şartıyla. “Sert olma,” diyorlardı. “Umut ver ama fazla sorgulama.” Arda reddetti. Çünkü onun emeği sadece içerik değil, bir duruştu. Ve duruş, satılık değildi.

Zeynep bu süreçte ona destek oldu. “Senin emeğin görünmüyor olabilir,” dedi. “Ama biz görüyoruz.” Arda bu cümleyi defterine yazdı: “Görünmeyen emek, en derin izleri bırakır.” Bu cümle, içindeki yorgunluğu biraz olsun hafifletti. Çünkü bazen bir kişinin görmesi, bin kişinin alkışından daha değerliydi.

Ama yine de yoruluyordu. Gözleri kan çanağı, elleri klavye izli… Bazen “neden yapıyorum” diye soruyordu kendine. Cevap hep aynıydı: “Çünkü başka kimse yapmıyor.” Ve bu cevap ona yetiyordu. Çünkü bazı emekler karşılık için değil, var olmak için verilirdi.

Arda, emeğin sadece fiziksel değil; dijitalde de sömürüldüğünü fark etti. Gençler içerik üretiyor, fikir geliştiriyor, projeler tasarlıyor ama karşılığında ya “deneyim” ya da “gönüllülük” etiketiyle susturuluyorlardı. “Senin yaşın küçük,” diyorlardı. “Tecrüben yok.” Oysa o gençler, sistemin en yaratıcı fikirlerini üretiyor; ama en az değer görenleri oluyorlardı.

Bir gün, platformda yeni bir başlık açtı: “Emeğin Bedeli.” Altına şu soruyu yazdı: “Sizce emeğinizin karşılığını alıyor musunuz?” Yanıtlar çığ gibi geldi. “Stajda üç ay çalıştım, teşekkür bile etmediler.” “Bir dergiye yazı yazdım, ismimi bile koymadılar.” “Bir uygulama geliştirdim, fikrimi çaldılar.” Her mesaj, görünmeyen bir yaranın kanamasıydı.

Bu mesajlar Arda’yı düşündürdü. “Peki ya biz kendi emeğimizi kendimiz değerli kılsak?” dedi. O gece, platforma yeni bir bölüm ekledi: “Dayanışma Ekonomisi.” Burada gençler, birbirlerine hizmet sunabiliyor; yazılım, tasarım, çeviri, içerik üretimi gibi alanlarda destek olabiliyordu. Ama farkı şuydu: Her işin karşılığı, emeğe saygıydı. Para değilse bile, takas, teşekkür, görünürlük, destek…

İlk iş ilanı şöyleydi: “Web sitesi tasarımı yapabilirim. Karşılığında bana yurtdışı başvuru sürecinde yardım edebilir misiniz?” Yanıtlar geldi. “Ben İngilizce CV hazırlayabilirim,” dedi biri. “Ben motivasyon mektubu yazmayı biliyorum,” dedi bir diğeri. Böylece ilk takas gerçekleşti. Ve bu küçük alışveriş, büyük bir dönüşümün başlangıcı oldu.

Zeynep, bu bölümü görünce mesaj attı: “Sen bir ekonomi kuruyorsun.” Arda cevapladı: “Hayır. Ben bir denge kuruyorum. Çünkü sistemin terazisi bozuk. Biz kendi terazimizi yapıyoruz.” O an, ikisi de sustu. Çünkü bazı teraziler, sadece adaletle çalışırdı.

Dayanışma Ekonomisi bölümü kısa sürede büyüdü. Gençler, birbirlerine destek oluyor; bilgi, zaman ve emeklerini takas ediyordu. Bu, sistemin dışında doğan bir üretim biçimiydi. Ama sistem, dışarıda kalan hiçbir şeyi uzun süre görmezden gelmezdi. Bir gün, Arda’ya bir e-posta geldi. Bir kurum, platformun “lisanssız hizmet sunduğunu” iddia ediyordu. “Bu ticari bir faaliyet olabilir,” diyordu mesaj. Arda, şaşırdı. Çünkü burada para yoktu. Sadece emek vardı. Ama sistem, emeği bile kontrol etmek istiyordu.

Bu tehdit, Arda’yı korkutmadı. Aksine, daha da güçlendirdi. Platformda yeni bir başlık açtı: “Emeğin Özgürlüğü.” Altına şu cümleyi yazdı: “Biz burada para değil; değer üretiyoruz. Ve bu değer, hiçbir kurumun mülkiyetine ait değil.” Gençler destek verdi. Hukuk öğrencileri, yasal metinler hazırladı. Tasarımcılar, bilgilendirici afişler yaptı. Yazılımcılar, sistemin güvenliğini artırdı. Bu, sadece bir savunma değil; bir kolektif direnişti.

Zeynep, bu süreci izlerken bir yazı yazdı: “Emeğin Devrimi.” Yazıda şöyle diyordu: “Biz, görünmeyen elleriz. Ama bu eller, bir araya geldiğinde bir dünya kurar.” Arda, bu yazıyı okurken gözleri doldu. Çünkü artık yalnız değildi. Artık sadece bir şeyler yapan değil; bir şeyler başlatan biriydi. Ve bu başlangıç, bir kuşağın kendi değerini yeniden tanımlama süreciydi.

Platform, artık sadece bir site değil; bir hareketti. Gençler, kendi değerlerini kendi ölçütleriyle tanımlıyor; emeği görünür kılıyor; dayanışmayı üretime dönüştürüyordu. Arda, bir gece defterine şu cümleyi yazdı: “Ben bir sistem kurmadım. Sadece bir boşluğu doldurdum. Ve o boşluk, bizim görünmeyen emeğimizdi.” Bu cümle, onun içsel dönüşümünün özeti oldu.

Çünkü bazen en büyük başarı, görünmeyen bir emeği görünür kılmaktır. Ve Arda, bunu başarmıştı. Sessizce, sabırla, inatla… Ama en önemlisi: birlikte.

Emeğin görünmediği yerde adalet susar; ama bir kişi emeğini savunduğunda, sessizlik çatlamaya başlar.

 07 Ocak 2025  
Mesime Elif Ünalmış


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KIRILMADAN GÜÇLENMEK   5. Bölüm – Sessizden Söze: Duygularla Var Olmak   Hazal sabah kahvesini içerken pencereye baktı. Camın buğusuna parmağıyla bir çizgi çekti, sonra sildi. İçinde bir şeyler birikmişti ama ne olduğunu tam adlandıramıyordu. Annesinin sesi yankılandı zihninde: “Bazı şeyleri içine at, evin huzuru bozulmasın.” Bu cümle yıllardır onunla birlikteydi. Ama artık başka bir yerdeydi. Sessizlik, huzur değil, eksiklik getiriyordu. Duygularını tanımak, ifade etmek, kendini anlatmak istiyordu. Ama bunu nasıl yapacağını hâlâ tam bilmiyordu. Eşiyle olan ilişkisi zamanla bir sessizlik yarışına dönüşmüştü. Konuşmalar yüzeysel, duygular eksikti. Hazal, onunla değil, onun varlığının içinde yankılanan sessizlikle mücadele ediyordu. Çünkü baskı her zaman bağırarak gelmezdi. Bazen bir suskunluk, bazen bir “ne gerek var” cümlesi, bazen bir göz devirmeydi. Hazal, bu görünmez baskının içinde kendi sesini arıyordu. Her geçen gün biraz daha içine çekiliyor, ama bir yandan da...

Hatay Depreminin İkinci Yıldönümü: Yıkımın ve Umudun İzleri

  Hatay'da depremin üzerinden iki yıl geçti. Ancak, bu doğal afetin açtığı yaralar hala sarılmayı bekliyor. Depremzedeler, yaşadıkları acıları ve çaresizlikleri unutamıyor. Onların hikayeleri, bizlere dayanışmanın ve insanlığın önemini hatırlatıyor. Depremde evlerini, sevdiklerini kaybeden insanlar, yeni bir hayat kurma çabası içinde. Bu zorlu süreçte, birbirlerine destek olarak ayakta kalmaya çalışıyorlar. Her şeye rağmen umutlarını yitirmeyen depremzedeler, yarınlara daha güçlü bakma arzusu taşıyor. Depremin getirdiği yıkımın ardından, hayatlarını yeniden inşa etmeye çalışan bu insanların sesine kulak vermek ve onların yaşadığı zorlukları anlamak, hepimiz için bir sorumluluk. Bir daha bu acıların yaşanmaması için, toplum olarak bilinçli ve duyarlı olmalıyız. Bu yıldönümünde, depremzedelerin acılarını ve çaresizliklerini unutmamak için bir kez daha hatırlatmak istiyoruz: Yaşananlardan ders çıkararak, gelecekte daha sağlam adımlar atmalıyız. Bu süreçte en önemli şey, dayanışma v...

KAVRAMSAL ÖYKÜLER

  Yaş Sınırı: Genel İzleyici (Tüm yaş grupları için uygundur)   Sevgi Dilek, henüz 1. sınıfa gidiyordu. Sapsarı saçları ve mavi gözleriyle çok sevimliydi. Dilek, okulun açılmasıyla yeni arkadaşlar edinmiş ve okuluna iyice alışmaya başlamıştı. Yeni şeyler öğrenmek onu heyecanlandırıyordu. Okulu çok seviyordu ve arkadaşlarını da çok değerli buluyordu. Ancak en çok arkadaşı Semra'yı seviyordu. Semra'nın babası öğretmen olduğu için başka bir okula tayin olmuştu ve Semra'dan ayrılmak zorunda kaldı. Dilek bu duruma çok üzülmüştü. Ancak annesi durumu kabul etmesi için Dilek'i karşısına alarak durumu izah etti. Annesi, Dilek'in dilediği zaman Semra'yı arayabileceğini söyledi. Dilek bunun üzerine çok sevindi. O günden sonra bütün dikkatini okula vererek yeni şeyler öğrenmeye devam etti. Aradan geçen zaman içinde arkadaşlarını aramayı da ihmal etmedi. Dilek, yeni arkadaşlar edinmeye ve sınıfında daha aktif olmaya devam etti. Semra'yla da sık sık telefonla konuşarak ...