Ana içeriğe atla

SERİ: Görünür Çocuklar | BÖLÜM 6: D



SERİ: Görünür Çocuklar | BÖLÜM 6: Dönmeyen Topaç

Yaş Grubu:
9 – 13 yaş arası çocuklar için uygundur.  
Bu yaş grubu, sabır, empati ve görünürlük temalarını kavrayabilir.  
Aynı zamanda öğretmenler ve veliler için pedagojik farkındalık geliştiren bir örnek sunar.

Topaç dönmedi. O sabah sınıfa yeni getirilen oyuncak kutusundan herkes bir şey seçmişti. Rüzgar bir yo-yo aldı, Mina bir kitap ayracı, Ali bir yapboz parçası… Ama Can, kutunun dibinden eski, çiziklerle dolu bir topaç çıkardı. Renkleri solmuştu. Parmaklarıyla çevirmeye çalıştı. Ama topaç dönmedi. Sadece yana devrildi. Sınıf güldü. “O bozuk,” dedi biri. “Başka bir şey alsana.” Ama Can başını salladı. “Ben bunu istiyorum.”

Can, sınıfın en sessiz çocuklarından biriydi. Ne çok konuşur, ne çok gülerdi. Ama gözleri hep dikkatle izlerdi. Elif Öğretmen onun sessizliğinde bir derinlik olduğunu hissederdi. O gün Can, topacı çantasına koydu. Teneffüste çıkarıp tekrar çevirdi. Yine dönmedi. Ama Can vazgeçmedi. Her teneffüs yeniden denedi. Her defasında topaç devrildi. Ama Can’ın sabrı hiç devrilmedi.

Bir gün Mina yanına geldi. “Neden hep onu deniyorsun?” diye sordu. Can cevapladı: “Çünkü bir gün dönecek.” Bu cevap Mina’yı düşündürdü. “Ama dönmüyor işte.” Can başını salladı. “Belki de dönmesi için önce ben durmalıyım.” Bu cümle, Mina’nın zihninde yankılandı. Çünkü bazen bir çocuğun sabrı, bir öğretmenin dersinden daha çok şey anlatırdı.

Elif Öğretmen bu durumu fark etti. Bir gün Can’a yaklaştı. “Topaçla ne yapıyorsun?” diye sordu. Can cevapladı: “Onu anlamaya çalışıyorum.” Elif Öğretmen gülümsedi. “Belki de o seni anlamaya çalışıyordur.” O günden sonra Can, topacı sadece çevirmedi. Onunla konuşmaya başladı. “Bugün nasılsın?” “Yine dönmedin ama ben buradayım.” Bu konuşmalar, Can’ın içindeki yalnızlığı görünür kılıyordu.

Sınıf, Can’ın topacına alıştı. Artık kimse onunla alay etmiyordu. Hatta bazı çocuklar sırayla denemeye başladı. Ama topaç kimsenin elinde dönmedi. Sadece Can’ın elinde biraz daha uzun ayakta kalıyordu. Rüzgar bir gün şöyle dedi: “Belki de sadece onunla dönmek istiyor.” Bu cümle, sınıfın ortasında bir sessizlik yarattı. Çünkü bu, bir çocuğun sabrına duyulan saygının ilk işaretiydi.

Elif Öğretmen, bu süreci bir etkinliğe dönüştürdü. “Herkes kendi topacını yapsın,” dedi. Renkli kartonlar, kürdanlar, boncuklar… Her çocuk kendi topacını tasarladı. Ama kural şuydu: Topaç dönmese de atılmayacaktı. Çünkü bu etkinlik, başarı değil, çaba üzerineydi. Ve o gün sınıfın her köşesinde dönen ya da devrilen topaçlar vardı. Ama en çok dönen, Can’ın eski topacıydı. Çünkü o, sabrın sesini duymuştu.

Topaç etkinliğinden sonra sınıfta yeni bir alışkanlık başladı. Her çocuk, kendi topacını haftada bir kez sınıfın ortasında döndürüyordu. Amaç, en uzun süre döndürmek değil, en çok ne hissettirdiğini anlatmaktı. Ali, topacını döndürdü ve şöyle dedi: “Benimki dönünce içimde bir şey sakinleşiyor.” Mina, topacını çevirdi: “Benimki dönmeyince bile güzel. Çünkü ben yaptım.” Rüzgar, topacını yere bırakmadan önce fısıldadı: “Benimki bazen dönüyor, bazen duruyor. Tıpkı ben gibi.”

Can, her hafta aynı topacı döndürmeye devam etti. Ama artık yalnız değildi. Herkes onun sabrına saygı duyuyor, onunla birlikte bekliyordu. Bir gün topaç, alışılmadık şekilde uzun süre döndü. Sınıf nefesini tuttu. Elif Öğretmen bile gözlerini ayırmadan izledi. Topaç döndü, döndü, sonra yavaşladı ve devrilmeden önce küçük bir daire çizdi. O an sınıf alkışladı. Ama Can sadece gülümsedi. “Bugün biraz daha anlaştık,” dedi.

Elif Öğretmen, bu süreci bir hikâyeye dönüştürmeye karar verdi. “Dönmeyen Topaç” adında bir sınıf kitabı başlattılar. Her çocuk, topacın gözünden bir bölüm yazacaktı. Can ilk bölümü yazdı: “Ben bir topacım. Dönemem. Ama biri beni hep deniyor. Her seferinde düşüyorum. Ama o vazgeçmiyor. Belki bir gün ben de dönerim. Ama o gün bile, en çok onun sabrını seveceğim.”

Bu hikâye sınıfın duvarına asıldı. Her hafta yeni bir sayfa eklendi. Mina, topacın rüyasını yazdı. Rüzgar, topacın yalnızlığını. Ali, topacın içindeki renkleri anlattı. Her çocuk, kendi duygusunu topacın içine yerleştirdi. Ve böylece, dönmeyen bir oyuncak, dönen bir hikâyeye dönüştü.

Bir gün okulda “Yaratıcı Yazarlık Günü” düzenlendi. Her sınıf bir hikâye sunacaktı. Elif Öğretmen, “Dönmeyen Topaç”ı seçti. Sunum günü geldiğinde Can, sınıfın önüne çıktı. Elinde topacı vardı. “Bu bizim hikâyemiz,” dedi. “Dönmeyen bir şeyin bile anlatacak çok şeyi olabilir.” Sonra topacı çevirdi. Topaç döndü. Sınıf sessizdi. Herkes o küçük dönüşü izledi. Ve o an, bir oyuncak değil, bir çocuğun iç sesi görünür oldu.

Sunumdan sonra birçok öğretmen geldi. “Bu hikâye çok dokundu,” dediler. Bir öğretmen şöyle dedi: “Benim de bir topacım vardı. Ama kimse onunla oynamadı.” Elif Öğretmen cevapladı: “Belki şimdi oynarsınız.” Çünkü bazen bir çocuğun sabrı, bir yetişkinin yarasını da iyileştirebilirdi.

O gün Can defterine şunu yazdı: “Topaç dönmese de ben döndüm. İçimde bir şey kıpırdadı. Ve artık ben de görünürüm.”

Sunumdan sonra “Dönmeyen Topaç” hikâyesi okulun kütüphanesinde sergilenmeye başlandı. Diğer sınıflardan öğrenciler gelip okuyor, kendi topaçlarını yapıyor, hatta Can’a mektup yazıyorlardı. “Benim de dönmeyen bir şeyim var,” diyordu biri. “Ben de sabretmeye çalışıyorum,” diyordu bir diğeri. Can, bu mektupları okudukça şaşırıyor, ama her birinde kendinden bir parça buluyordu.

Elif Öğretmen, bu etkiyi görünce okul genelinde bir proje başlattı: “Dönmeyenler Günü.” Her öğrenci, hayatında dönmeyen bir şeyi anlatacaktı. Bir hayal, bir ilişki, bir duygu… Amaç, başarısızlık değil, devam etme gücünü görünür kılmaktı. O gün okulun panoları, “Benim Dönmeyenim” başlıklı yazılarla doldu. “Babamla konuşamıyorum ama her gün deniyorum.” “Keman çalmayı öğrenemedim ama hâlâ çalışıyorum.” “Arkadaş edinmek zor ama vazgeçmiyorum.” Bu cümleler, okulun duvarlarını değil, kalplerini boyuyordu.

Can, kendi yazısını panoya asmadı. Bunun yerine, topacını bir kutuya koydu. Üzerine küçük bir not iliştirdi: “Ben döndüm. Ama en çok, dönmeyen hâlimi sevdim.” Bu cümle, birçok çocuğun önünde durup düşündüğü bir cümle oldu. Çünkü bazen en büyük dönüş, içte başlardı.

Bir gün Can, topacı sınıfa getirmedi. Elif Öğretmen sordu: “Bugün topacın yok mu?” Can başını salladı. “Artık dönmesine gerek yok. Çünkü ben döndüm.” Elif Öğretmen gülümsedi. “Peki şimdi ne  yapacaksın?”  
Can cevapladı: “Başka topaçlara yardım edeceğim. Dönmeyenleri dinleyeceğim.”  
Ve o gün, Can sınıfın yeni sessiz lideri oldu.

Mina, Can’a bir mektup yazdı. “Senin sabrın bana da sabretmeyi öğretti. Artık kendi iç sesimi daha çok duyuyorum.”  
Rüzgar, Can’a küçük bir topaç hediye etti. Üzerine şu kelimeyi yazmıştı: “Denge.”  
Ali ise Can’ın topacını çerçeveletti. “Bu artık bizim sınıfın simgesi,” dedi. “Çünkü biz de bazen dönmeyiz. Ama hep birlikteyiz.”

Elif Öğretmen, bu süreci bir eğitim seminerinde anlattı. “Bir çocuk, dönmeyen bir topaçla görünür oldu,” dedi.  
“Ve o görünürlük, bir okulun ritmini değiştirdi.” Katılımcılar sessizdi. Çünkü bu hikâye, herkesin içinde dönmeyen bir şeye dokunmuştu.

O gece Elif Öğretmen defterine şunu yazdı:  
“Bir topaç dönmedi. Ama bir çocuk döndü. Ve onun sabrı, hepimizi çevresinde topladı.”  
Ve o gün, görünmeyen bir sabır, görünür bir sevgiye dönüştü.

17.03.2026
Mesime Elif Ünalmış 





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KIRILMADAN GÜÇLENMEK   5. Bölüm – Sessizden Söze: Duygularla Var Olmak   Hazal sabah kahvesini içerken pencereye baktı. Camın buğusuna parmağıyla bir çizgi çekti, sonra sildi. İçinde bir şeyler birikmişti ama ne olduğunu tam adlandıramıyordu. Annesinin sesi yankılandı zihninde: “Bazı şeyleri içine at, evin huzuru bozulmasın.” Bu cümle yıllardır onunla birlikteydi. Ama artık başka bir yerdeydi. Sessizlik, huzur değil, eksiklik getiriyordu. Duygularını tanımak, ifade etmek, kendini anlatmak istiyordu. Ama bunu nasıl yapacağını hâlâ tam bilmiyordu. Eşiyle olan ilişkisi zamanla bir sessizlik yarışına dönüşmüştü. Konuşmalar yüzeysel, duygular eksikti. Hazal, onunla değil, onun varlığının içinde yankılanan sessizlikle mücadele ediyordu. Çünkü baskı her zaman bağırarak gelmezdi. Bazen bir suskunluk, bazen bir “ne gerek var” cümlesi, bazen bir göz devirmeydi. Hazal, bu görünmez baskının içinde kendi sesini arıyordu. Her geçen gün biraz daha içine çekiliyor, ama bir yandan da...

KAVRAMSAL ÖYKÜLER

  Yaş Sınırı: Genel İzleyici (Tüm yaş grupları için uygundur)   Sevgi Dilek, henüz 1. sınıfa gidiyordu. Sapsarı saçları ve mavi gözleriyle çok sevimliydi. Dilek, okulun açılmasıyla yeni arkadaşlar edinmiş ve okuluna iyice alışmaya başlamıştı. Yeni şeyler öğrenmek onu heyecanlandırıyordu. Okulu çok seviyordu ve arkadaşlarını da çok değerli buluyordu. Ancak en çok arkadaşı Semra'yı seviyordu. Semra'nın babası öğretmen olduğu için başka bir okula tayin olmuştu ve Semra'dan ayrılmak zorunda kaldı. Dilek bu duruma çok üzülmüştü. Ancak annesi durumu kabul etmesi için Dilek'i karşısına alarak durumu izah etti. Annesi, Dilek'in dilediği zaman Semra'yı arayabileceğini söyledi. Dilek bunun üzerine çok sevindi. O günden sonra bütün dikkatini okula vererek yeni şeyler öğrenmeye devam etti. Aradan geçen zaman içinde arkadaşlarını aramayı da ihmal etmedi. Dilek, yeni arkadaşlar edinmeye ve sınıfında daha aktif olmaya devam etti. Semra'yla da sık sık telefonla konuşarak ...

Duygunun Dalgaları Serisi – Bipolar Bozuklukla Bir Yolculuk

  Duygunun Dalgaları Serisi – Bipolar Bozuklukla Bir Yolculuk     Giriş – Bir defterin içine düşen yarım cümlelerle başlayan, bir annenin kahkahasıyla taşınan, bir hastalığın gölgesinde büyüyen on bölümlük bir yolculuk. Bu hikâye, bir hastalığın tanımından çok daha fazlasını anlatıyor.   Bipolar bozukluk, tıbbi terimlerle sınırlı kalmıyor burada;   bir genç kadının iç dünyasında dalgalar gibi kabarıyor,   bir annenin kahkahasında yankılanıyor,   bir defterin sayfalarında yarım cümlelerle iz bırakıyor. Duygu, üniversite birincisi, zeki, güzel kalpli bir genç kadın.   Mezuniyetin ardından hayatı bir görevle bölünüyor—nereden geldiği belirsiz, ama onun için gerçek.   “Görev verildi,” diye başlıyor her şey.   “Ülkem çok güzel. Onlara veremem. Onlar beni izliyor.”   Bu cümle deftere düştüğünde saat sabahın üçü.   Gözleri parlıyor, ama uykusuzluktan değil.   İçinde bir şey k...