Ana içeriğe atla

Gizemli Satırlar Seri: Boşluktan Işığa Bölüm: 1



Boşluktan Işığa – 1. Bölüm: Tekerleğin Çağrısı | Gizemli Satırlar


Köşeye kıvrılmış, sessizliğe gömülmüş bir gençti Arda. Dışarıda rüzgâr, apartmanların arasında dolaşırken eski bir kemanın tellerine dokunur gibi ince bir uğultu bırakıyordu. İçeride ise sessizlik, yoksulluğun diliyle konuşuyordu: sessiz ama ağır. Arda’nın gözleri, duvara yaslanmış eski bir oyuncak kutusuna takıldı. Kardeşi Emir, yerde arabasıyla oynarken birden durdu. Tekerlek yerinden çıkmıştı. Küçük elleriyle tekerleği alıp Arda’ya geldi. “Arabam bozuldu, tamir eder misin?” dedi, tekerleği abisinin dizine sürerek.

O an, zaman durdu. O küçük plastik parça, Arda’nın dizine değil, ruhuna dokunmuştu sanki. Yoksulluğun, çaresizliğin, görünmezliğin biriktiği noktaya… “Ya bu hissi büyütebilirsem?” diye düşündü. “Ya bu küçük rahatlama, büyük bir çözümün tohumuysa?”

O gece gözlerine uyku girmedi. Kafasında dönen artık tekerlekler değil, fikirlerdi. Sabah olduğunda, eski oyuncaklardan altı benzer tekerlek buldu. Bir düzenek tasarladı. İlk denemeyi Emir’in sırtında yaptı. Küçük çocuk gülümsedi. “Gıdıklıyor ama güzel,” dedi. Sonra annesinin ayaklarına sürdü. Kadın, günlerdir ilk kez rahatladığını söyledi. Arda, bu geri bildirimleri birer hazine gibi topladı. Her kelime, bir umut tohumu gibiydi.

Arkadaşlarını çağırdı. Düzeniği sırtlarına, ayaklarına, omuzlarına sürdü. Herkes farklı şeyler söyledi ama ortak bir his vardı: rahatlama. Artık bu sadece bir fikir değil, bir hedef olmuştu. Patent başvurusunu yaptı. Ellerinin titremesi, sadece heyecandan değil; bu icadın onun için bir çıkış yolu olmasındandı.

Küçük bir atölyede üretime başladı. Afişleri kendi elleriyle tasarladı, sosyal medyada paylaştı. Siparişler geldi. Sonra bir hastane yetkilisi aradı: “Bu cihaz fizik tedavi için çok uygun.” Arda gözlerine inanamadı. Siparişler çığ gibi büyüdü. Klinikler, bireyler, kurumlar… Herkes bu küçük düzenekten söz ediyordu.

Ama Arda hâlâ aynı kanepede oturuyordu. Sadece artık dizine sürülen o tekerlek, bir icat değil; bir kaderdi. Kardeşinin küçük dokunuşu, bir devrimin kıvılcımıydı. Arda okuluna döndü. Hem okuyordu hem çalışıyordu. Artık sadece bir öğrenci değil, bir mucitti. Ve bu mucit, yoksulluğun içinden doğmuştu.

Başarı, bazen sessizliği yırtan bir çığlık gibidir. Ama huzur getirmez. Arda, yükselen siparişlerin, teşekkür mesajlarının, gazete haberlerinin ortasında bir boşlukta buldu kendini. Aynı odadaydı, ama duvarlar sanki daha parlaktı. Ya da sadece öyle hissediyordu.

Ailesi değişmişti. Babası ilk kez gurur duyduğunu söylediğinde Arda’nın gözleri doldu. Annesi “Sen bizim yüz akımızsın,” dediğinde, yıllardır beklediği bir cümleyi duymuş gibi oldu. Ama bu sözlerin ardında, yılların sessizliğini telafi edemeyen bir eksiklik vardı. Çünkü Arda, başarısızken duyacağı sevgiyi özlüyordu.

Bir akşam, telefonuna gelen bir mesajla geçmişin kapısı aralandı: “Tebrik ederim Arda. Seninle gurur duyuyorum.” Gönderen: Zeynep. Lise yıllarının kitap kokulu sessiz kızı. Birlikte hayaller kurmuşlardı. Ama Zeynep gitmişti. Sessizce. Arda, onun gidişiyle ilk kez kalbinin de yoksullaşabileceğini öğrenmişti.

Şimdi geri dönmüştü. Ama Arda artık başka biriydi. Ya da öyle sanıyordu. Buluştuklarında kelimeler boğazında düğümlendi. Zeynep gözlerinin içine baktı. “Sen değişmişsin,” dedi. Arda gülümsedi. “Sen de,” dedi. Ama içinden geçen şuydu: “Ben sadece görünür oldum. İçimde hâlâ o eski sessizlik var.”

O gece, Arda uzun uzun düşündü. Başarı bir varoluş muydu? Yoksa sadece bir geçiş noktası mıydı? Görünür olmak mı değerliydi, yoksa görünmeden de sevilmek mümkün müydü? Bu sorular zihninde yankılandı. Ve ilk kez, başarının da bir yalnızlık getirdiğini fark etti.

Ama sabah olduğunda yine üretimle ilgilendi. Yeni modeller, yeni siparişler… Artık sadece bir mucit değil, bir girişimciydi. Ama içindeki çocuk, hâlâ kardeşinin dizine sürdüğü o ilk tekerleği hatırlıyordu. O dokunuş, hâlâ içindeydi. Ve belki de her şeyin başladığı o an, hâlâ yolunu aydınlatıyordu.

Bir sabah, penceresinden süzülen ışıkla birlikte içindeki bir şeyin değiştiğini hissetti. Bu ışık, sadece güneşin değil; içindeki soruların, sancıların, uyanışların da ışığıydı. Başarıdan sonra gelen o tuhaf boşluk, şimdi yerini başka bir şeye bırakıyordu: sorumluluğa. Artık sadece kendisi için değil, onun gibi hisseden binlerce genç için de bir şeyler yapması gerektiğini biliyordu.

Sokakta yürürken, gözleri hep yere bakardı. Ama o gün başını kaldırdı. Bir duvarda ilan gördü: “Genç Girişimciler Forumu – Geleceği Kodlayanlar.” Kalbi hızlandı. “Ben de orada olmalıyım,” dedi. Çünkü artık sadece üretmek değil, anlatmak da istiyordu. Hikâyesini, yalnızlığını, direnişini…

Forumda konuşma sırası ona geldiğinde salon sessizdi. Arda mikrofonu eline aldı. “Ben bir mucit değilim,” dedi. “Ben, kardeşimin dizime sürdüğü bir tekerleğin peşinden yürüyen biriyim. O tekerlek bana dokundu. Ama asıl dokunan, onunla gelen sevgiydi. Görünür olmanın, sevilmek için bir şart olmaması gerektiğini anladım. Ama bu ülkede görünmezsen yoksun. Başarılıysan varsın. Bu sadece benim değil, hepimizin hikâyesi.”

Salondaki sessizlik bu kez ağır değildi. Düşündüren, sarsan bir sessizlikti. Konuşmasından sonra yanına gelen gençler, gözlerinde aynı parıltıyla ona sarıldılar. “Sen bizim içimizden birisin,” dediler. Arda, ilk kez gerçekten anlaşıldığını hissetti.

O günden sonra sadece ürününü değil, fikrini de yaymaya başladı. Gençlerle atölyeler kurdu. “Bir fikrin varsa, yalnız değilsin,” dedi. Her yeni fikir, bir başka gencin boşluğuna ışık oldu. Artık sadece bir başarı hikâyesi değil, bir hareketin öncüsüydü.

Ve bir gün, yurtdışından bir teklif aldı. Hayalini kurduğu üniversite ona burs veriyordu. Giderken arkasına baktı. Bu kez kaçmıyordu. Kaçmakla gitmek arasındaki farkı öğrenmişti. Kaçmak korkudan olurdu. Gitmek cesaretten. O, cesareti seçmişti.

Yeni ülkesinde, yeni bir dilde ama aynı kalple yazmaya başladı. Artık blog değil, kitaplar yazıyordu. Ama her satırda, kardeşinin dizine sürdüğü o tekerleğin izi vardı. Çünkü bazen bir fikir, bir mucizeye dönüşür. Ve bazen bir mucize, sadece bir çocuğun dokunuşuyla başlar.

Görünür olmak, kalabalıkta fark edilmek değil; sessizliğin içinden kendi sesini duyurmaktır.

🕊️  
02.01.2026  
Mesime Elif Ünalmış

📌 Not: Bu yazı, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında, yazarın kendi eserini yeniden düzenleyerek farklı bir platformda özgünleştirilmiş haliyle yayınlamasıdır.




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KIRILMADAN GÜÇLENMEK   5. Bölüm – Sessizden Söze: Duygularla Var Olmak   Hazal sabah kahvesini içerken pencereye baktı. Camın buğusuna parmağıyla bir çizgi çekti, sonra sildi. İçinde bir şeyler birikmişti ama ne olduğunu tam adlandıramıyordu. Annesinin sesi yankılandı zihninde: “Bazı şeyleri içine at, evin huzuru bozulmasın.” Bu cümle yıllardır onunla birlikteydi. Ama artık başka bir yerdeydi. Sessizlik, huzur değil, eksiklik getiriyordu. Duygularını tanımak, ifade etmek, kendini anlatmak istiyordu. Ama bunu nasıl yapacağını hâlâ tam bilmiyordu. Eşiyle olan ilişkisi zamanla bir sessizlik yarışına dönüşmüştü. Konuşmalar yüzeysel, duygular eksikti. Hazal, onunla değil, onun varlığının içinde yankılanan sessizlikle mücadele ediyordu. Çünkü baskı her zaman bağırarak gelmezdi. Bazen bir suskunluk, bazen bir “ne gerek var” cümlesi, bazen bir göz devirmeydi. Hazal, bu görünmez baskının içinde kendi sesini arıyordu. Her geçen gün biraz daha içine çekiliyor, ama bir yandan da...

Hatay Depreminin İkinci Yıldönümü: Yıkımın ve Umudun İzleri

  Hatay'da depremin üzerinden iki yıl geçti. Ancak, bu doğal afetin açtığı yaralar hala sarılmayı bekliyor. Depremzedeler, yaşadıkları acıları ve çaresizlikleri unutamıyor. Onların hikayeleri, bizlere dayanışmanın ve insanlığın önemini hatırlatıyor. Depremde evlerini, sevdiklerini kaybeden insanlar, yeni bir hayat kurma çabası içinde. Bu zorlu süreçte, birbirlerine destek olarak ayakta kalmaya çalışıyorlar. Her şeye rağmen umutlarını yitirmeyen depremzedeler, yarınlara daha güçlü bakma arzusu taşıyor. Depremin getirdiği yıkımın ardından, hayatlarını yeniden inşa etmeye çalışan bu insanların sesine kulak vermek ve onların yaşadığı zorlukları anlamak, hepimiz için bir sorumluluk. Bir daha bu acıların yaşanmaması için, toplum olarak bilinçli ve duyarlı olmalıyız. Bu yıldönümünde, depremzedelerin acılarını ve çaresizliklerini unutmamak için bir kez daha hatırlatmak istiyoruz: Yaşananlardan ders çıkararak, gelecekte daha sağlam adımlar atmalıyız. Bu süreçte en önemli şey, dayanışma v...

KAVRAMSAL ÖYKÜLER

  Yaş Sınırı: Genel İzleyici (Tüm yaş grupları için uygundur)   Sevgi Dilek, henüz 1. sınıfa gidiyordu. Sapsarı saçları ve mavi gözleriyle çok sevimliydi. Dilek, okulun açılmasıyla yeni arkadaşlar edinmiş ve okuluna iyice alışmaya başlamıştı. Yeni şeyler öğrenmek onu heyecanlandırıyordu. Okulu çok seviyordu ve arkadaşlarını da çok değerli buluyordu. Ancak en çok arkadaşı Semra'yı seviyordu. Semra'nın babası öğretmen olduğu için başka bir okula tayin olmuştu ve Semra'dan ayrılmak zorunda kaldı. Dilek bu duruma çok üzülmüştü. Ancak annesi durumu kabul etmesi için Dilek'i karşısına alarak durumu izah etti. Annesi, Dilek'in dilediği zaman Semra'yı arayabileceğini söyledi. Dilek bunun üzerine çok sevindi. O günden sonra bütün dikkatini okula vererek yeni şeyler öğrenmeye devam etti. Aradan geçen zaman içinde arkadaşlarını aramayı da ihmal etmedi. Dilek, yeni arkadaşlar edinmeye ve sınıfında daha aktif olmaya devam etti. Semra'yla da sık sık telefonla konuşarak ...