Ana içeriğe atla

Karanlıktan Kolektife – Dijital Emek Günlüğü / Bölüm 6 Görünmeyenlerin Gücü



Karanlıktan Kolektife – Dijital Emek Günlüğü / Bölüm 6  
Görünmeyenlerin Gücü

Bu metin, 15–25 yaş arası gençlerin dijital emek, görünmezlik ve dayanışma temalarıyla yüzleşmesini sağlar. Eğitimciler için, gençlerin üretim süreçlerini, adalet arayışlarını ve kolektif direniş biçimlerini anlamak adına güçlü bir anlatıdır. Türkçe, edebiyat, medya okuryazarlığı ve rehberlik derslerinde tartışma başlatıcı olarak önerilir.

Arda’nın zihni, sabah gözlerini açmadan önce bile kodlarla meşguldü. Geceleri ekran başında geçen saatler artık zaman değil; bir tür adanmışlıktı. Her satır kod, bir dua gibi; her düzeltme, görünmeyen bir yaraya pansuman… Ama bu çabanın karşılığı çoğu zaman bir “beğeni” bile olmuyordu. Oysa Arda yalnızca içerik değil; bir yapı inşa ediyordu. Ve bu yapı, sadece teknik değil; duygusal bir mimariydi.

Bir gün, bir öğretmeni yaklaştı: “Yaptıkların güzel ama hâlâ gerçek bir işin yok,” dedi. Arda cevap vermedi. Çünkü bazı sözler yalnızca bilgisizlikten değil; görmezlikten gelmekten doğardı. Oysa o, yüzlerce gencin hayatına dokunuyordu. Ama bu dokunuşlar, özgeçmişe sığmıyordu. Çünkü sistem, görünmeyeni ölçemiyordu.

Platform büyüyordu. Her gün yeni yazılar, yorumlar, ziyaretçiler… Ama Arda hâlâ gelir elde edemiyordu. Gelen sponsorluk tekliflerinin çoğu, “daha yumuşak ol” şartıyla geliyordu. “Sorgulama, umut ver,” diyorlardı. Arda reddetti. Çünkü onun emeği sadece içerik değil; bir duruştu. Ve duruş, pazarlık konusu olamazdı.

Zeynep, bu süreçte hep yanındaydı. “Senin emeğin görünmüyor olabilir,” dedi. “Ama biz görüyoruz.” Arda bu cümleyi defterine not etti: “Görünmeyen emek, en derin izleri bırakır.” Bu söz, içindeki yorgunluğu bir nebze olsun hafifletti. Çünkü bazen bir kişinin görmesi, bin kişinin alkışından daha anlamlıydı.

Yine de yoruluyordu. Gözleri kıpkırmızı, parmakları klavye izli… Bazen kendi kendine soruyordu: “Neden yapıyorum?” Cevap hep aynıydı: “Çünkü başka kimse yapmıyor.” Ve bu cevap, ona yetiyordu. Çünkü bazı emekler, karşılık için değil; var olmak için verilirdi.
Arda, emeğin sadece fiziksel değil; dijitalde de nasıl sömürüldüğünü fark etti. Gençler içerik üretiyor, fikir geliştiriyor, projeler tasarlıyordu ama karşılık olarak ya “deneyim” ya da “gönüllülük” etiketiyle susturuluyorlardı. “Sen daha gençsin,” diyorlardı. “Tecrüben yok.” Oysa o gençler, sistemin en yaratıcı fikirlerini üretiyor ama en az değer görenleri oluyorlardı.

Bir gün platformda yeni bir başlık açtı: “Emeğin Karşılığı.” Altına tek bir soru yazdı: “Sizce emeğinizin hakkını alıyor musunuz?” Yanıtlar yağmur gibi geldi. “Üç ay staj yaptım, teşekkür bile edilmedi.” “Bir dergiye yazı verdim, ismim bile geçmedi.” “Bir uygulama geliştirdim, fikrim izinsiz kullanıldı.” Her mesaj, görünmeyen bir yaranın açığa çıkışıydı.

Bu mesajlar Arda’yı düşündürdü. “Peki ya biz kendi emeğimizi kendimiz değerli kılsak?” dedi. O gece platforma yeni bir bölüm ekledi: “Dayanışma Alanı.” Burada gençler, birbirlerine hizmet sunabiliyor; yazılım, tasarım, çeviri, içerik üretimi gibi alanlarda destek olabiliyordu. Ama farkı şuydu: Her işin karşılığı, emeğe saygıydı. Para değilse bile; takas, teşekkür, görünürlük, destek…

İlk ilan şöyleydi: “Web sitesi tasarımı yapabilirim. Karşılığında yurtdışı başvuru sürecinde bana destek olur musunuz?” Yanıtlar gecikmedi. “Ben İngilizce CV hazırlayabilirim,” dedi biri. “Ben motivasyon mektubu yazmayı biliyorum,” dedi bir diğeri. Böylece ilk takas gerçekleşti. Ve bu küçük alışveriş, büyük bir dönüşümün kıvılcımı oldu.

Zeynep, bu bölümü görünce mesaj attı: “Sen bir ekonomi kuruyorsun.” Arda cevapladı: “Hayır. Ben bir denge kuruyorum. Çünkü sistemin terazisi bozuk. Biz kendi terazimizi yapıyoruz.” O an ikisi de sustu. Çünkü bazı teraziler, sadece adaletle çalışırdı.

Dayanışma Alanı kısa sürede büyüdü. Gençler, birbirlerine destek oluyor; bilgi, zaman ve emeklerini takas ediyordu. Bu, sistemin dışında doğan bir üretim biçimiydi. Ama sistem, dışarıda kalan hiçbir şeyi uzun süre görmezden gelmezdi. Bir gün Arda’ya bir e-posta ulaştı. Bir kurum, platformun “izinsiz hizmet sunduğunu” öne sürüyordu. “Bu ticari bir faaliyet olabilir,” diyordu mesaj. Arda şaşırdı. Çünkü burada para yoktu. Sadece emek vardı. Ama sistem, emeği bile denetlemek istiyordu.

Bu tehdit Arda’yı yıldırmadı. Aksine, daha da kararlı hale getirdi. Platformda yeni bir başlık açtı: “Emeğin Özgürlüğü.” Altına şu cümleyi yazdı: “Biz burada para değil; değer üretiyoruz. Ve bu değer, hiçbir kurumun mülkiyetine ait değil.” Gençler destek verdi. Hukuk öğrencileri yasal metinler hazırladı. Tasarımcılar bilgilendirici afişler yaptı. Yazılımcılar güvenlik sistemlerini güçlendirdi. Bu sadece bir savunma değil; kolektif bir direnişti.

Zeynep, bu süreci izlerken bir yazı kaleme aldı: “Emeğin Devrimi.” Yazıda şöyle diyordu: “Biz, görünmeyen elleriz. Ama bu eller birleştiğinde bir dünya kurar.” Arda bu satırları okurken gözleri doldu. Artık yalnız değildi. Artık sadece bir şeyler yapan değil; bir şeyler başlatan biriydi. Ve bu başlangıç, bir kuşağın kendi değerini yeniden tanımlama süreciydi.

Platform artık yalnızca bir site değil; bir harekete dönüşmüştü. Gençler, kendi değerlerini kendi ölçütleriyle tanımlıyor; emeği görünür kılıyor; dayanışmayı üretime dönüştürüyordu. Arda, bir gece defterine şu cümleyi yazdı: “Ben bir sistem kurmadım. Sadece bir boşluğu doldurdum. Ve o boşluk, bizim görünmeyen emeğimizdi.” Bu cümle, onun içsel dönüşümünün özeti oldu.

Çünkü bazen en büyük başarı, görünmeyen bir emeği görünür kılmaktır. Ve Arda bunu başardı. Sessizce, sabırla, inatla… Ama en önemlisi: birlikte.

Emeğin görünmediği yerde adalet susar. Ama bir kişi emeğini savunduğunda, sessizlik çatlamaya başlar.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KIRILMADAN GÜÇLENMEK   5. Bölüm – Sessizden Söze: Duygularla Var Olmak   Hazal sabah kahvesini içerken pencereye baktı. Camın buğusuna parmağıyla bir çizgi çekti, sonra sildi. İçinde bir şeyler birikmişti ama ne olduğunu tam adlandıramıyordu. Annesinin sesi yankılandı zihninde: “Bazı şeyleri içine at, evin huzuru bozulmasın.” Bu cümle yıllardır onunla birlikteydi. Ama artık başka bir yerdeydi. Sessizlik, huzur değil, eksiklik getiriyordu. Duygularını tanımak, ifade etmek, kendini anlatmak istiyordu. Ama bunu nasıl yapacağını hâlâ tam bilmiyordu. Eşiyle olan ilişkisi zamanla bir sessizlik yarışına dönüşmüştü. Konuşmalar yüzeysel, duygular eksikti. Hazal, onunla değil, onun varlığının içinde yankılanan sessizlikle mücadele ediyordu. Çünkü baskı her zaman bağırarak gelmezdi. Bazen bir suskunluk, bazen bir “ne gerek var” cümlesi, bazen bir göz devirmeydi. Hazal, bu görünmez baskının içinde kendi sesini arıyordu. Her geçen gün biraz daha içine çekiliyor, ama bir yandan da...

Hatay Depreminin İkinci Yıldönümü: Yıkımın ve Umudun İzleri

  Hatay'da depremin üzerinden iki yıl geçti. Ancak, bu doğal afetin açtığı yaralar hala sarılmayı bekliyor. Depremzedeler, yaşadıkları acıları ve çaresizlikleri unutamıyor. Onların hikayeleri, bizlere dayanışmanın ve insanlığın önemini hatırlatıyor. Depremde evlerini, sevdiklerini kaybeden insanlar, yeni bir hayat kurma çabası içinde. Bu zorlu süreçte, birbirlerine destek olarak ayakta kalmaya çalışıyorlar. Her şeye rağmen umutlarını yitirmeyen depremzedeler, yarınlara daha güçlü bakma arzusu taşıyor. Depremin getirdiği yıkımın ardından, hayatlarını yeniden inşa etmeye çalışan bu insanların sesine kulak vermek ve onların yaşadığı zorlukları anlamak, hepimiz için bir sorumluluk. Bir daha bu acıların yaşanmaması için, toplum olarak bilinçli ve duyarlı olmalıyız. Bu yıldönümünde, depremzedelerin acılarını ve çaresizliklerini unutmamak için bir kez daha hatırlatmak istiyoruz: Yaşananlardan ders çıkararak, gelecekte daha sağlam adımlar atmalıyız. Bu süreçte en önemli şey, dayanışma v...

KAVRAMSAL ÖYKÜLER

  Yaş Sınırı: Genel İzleyici (Tüm yaş grupları için uygundur)   Sevgi Dilek, henüz 1. sınıfa gidiyordu. Sapsarı saçları ve mavi gözleriyle çok sevimliydi. Dilek, okulun açılmasıyla yeni arkadaşlar edinmiş ve okuluna iyice alışmaya başlamıştı. Yeni şeyler öğrenmek onu heyecanlandırıyordu. Okulu çok seviyordu ve arkadaşlarını da çok değerli buluyordu. Ancak en çok arkadaşı Semra'yı seviyordu. Semra'nın babası öğretmen olduğu için başka bir okula tayin olmuştu ve Semra'dan ayrılmak zorunda kaldı. Dilek bu duruma çok üzülmüştü. Ancak annesi durumu kabul etmesi için Dilek'i karşısına alarak durumu izah etti. Annesi, Dilek'in dilediği zaman Semra'yı arayabileceğini söyledi. Dilek bunun üzerine çok sevindi. O günden sonra bütün dikkatini okula vererek yeni şeyler öğrenmeye devam etti. Aradan geçen zaman içinde arkadaşlarını aramayı da ihmal etmedi. Dilek, yeni arkadaşlar edinmeye ve sınıfında daha aktif olmaya devam etti. Semra'yla da sık sık telefonla konuşarak ...