Ana içeriğe atla

KIRILMADAN GÜÇLENMEK 8. Bölüm – Sessizliğin Ardından: Kendine Şefkatle Bakmak



KIRILMADAN GÜÇLENMEK  
8. Bölüm – Sessizliğin Ardından: Kendine Şefkatle Bakmak  

Hazal o sabah uyandığında, evin sessizliği daha önce hiç bu kadar ağır gelmemişti. Kızının odası kapalıydı. Kapının önünden geçerken durdu, elini tokmağa uzattı ama dokunmadı. İçeri girmeye cesareti yoktu. O kapının ardında ne olduğunu biliyordu: bir eksiklik. Bir sessizlik. Ve o sessizlik, kelimelerle dolmuyordu artık.

Kaza, birkaç gün önce olmuştu. Her şey birkaç saniyede yaşanmıştı. Bir anlık dikkatsizlik, bir sokak lambasının altında duran ambulans, bir hastane koridoru, bir monitör sesi… Hazal hâlâ o anın içinde yaşıyordu. Zaman durmuştu. Dünya dönmüyordu. Sadece o an vardı. Ve o anda, Hazal’ın içindeki her şey parçalanmıştı.

Kızını kaybetmişti. Bu cümleyi zihninde defalarca tekrarlamıştı ama hâlâ inanamıyordu. “Kızımı kaybettim.” Bu cümle, bir taş gibi boğazına oturuyordu. Ne zaman söylemeye çalışsa, nefesi kesiliyordu. İnsan nasıl yaşar böyle bir gerçekle? Nasıl devam eder? Nasıl yeniden yazmaya başlar?

Hazal defterini açtı. Sayfalar boştu. Kalemi eline aldı ama yazmadı. Sadece tuttu. Kalem, artık bir araç değil, bir yük gibiydi. Yazmak, iyileştirmekti. Ama bu acı, iyileşmeyi reddediyordu. Bu acı, sadece var olmak istiyordu. Hazal, o acının içinde kayboluyordu.

Günler geçti. Zaman anlamını yitirdi. Hazal yemek yemeyi unuttu, telefonlara cevap vermedi, dışarı çıkmadı. Sadece düşündü. Kızının gülüşünü, sesini, kokusunu… Her şey zihninde birer yankıydı. Ama en çok kendini sorguladı. “Ben iyi bir anne miydim?” “Onu yeterince korudum mu?” “Son sözüm neydi?” Bu sorular, birer diken gibi içini deliyordu.

Bir gece, defterin arasına sıkıştırılmış bir not buldu. Kızının yazdığı bir şeydi: “Anne, senin gibi güçlü olmayı istiyorum.” Bu cümle, Hazal’ı yerle bir etti. Güçlü müydü? Şimdi mi? Bu hâliyle mi? Ama sonra düşündü. Güç, sadece ayakta kalmak değildi. Güç, düşüp yeniden kalkmaktı. Güç, acıyı taşıyabilmekti. Güç, sessizce sevebilmekti.

Hazal, defteri açtı. Bu kez yazmaya başladı. Ama bu yazı, bir hikâye değil, bir dua gibiydi. Kızına yazdı. “Sen gittin ama ben seni taşıyorum,” dedi. “Her kelimede, her nefeste, her sessizlikte.” Yazdıkça ağladı. Ama bu ağlama, bir boşalma değil, bir yeniden doğuştu. Çünkü acı, artık onu yok etmiyordu. Acı, onu yeniden şekillendiriyordu.

Hazal günler sonra ilk kez dışarı çıktı. Hava serindi, gökyüzü griydi ama bu kez o gri, ona boğucu gelmedi. Gri, bir geçişti. Ne karanlık ne aydınlık. Tam ortası. Tıpkı kendisi gibi. Ne tamamen yıkılmış ne tamamen ayağa kalkmış. Ama yürüyordu. Adım adım, sessizce, ama bilinçle. Her adımda bir düşünce, her nefeste bir sorgulama.

Kafeye oturduğunda, camdan dışarıyı izledi. İnsanlar geçiyordu. Her biri kendi hikâyesini taşıyordu. Hazal, onların yüzlerinde bir şey aradı. Belki bir tanıdıklık, belki bir yankı. Ama en çok kendini aradı. Kendi acısını, kendi sessizliğini. Ve fark etti ki, herkesin içinde bir kırık vardı. Ama herkes onu farklı taşıyordu. Kimisi gülümseyerek, kimisi susarak, kimisi bağırarak. Hazal, kendi taşıma biçimini yeniden tanımlamaya başladı.

Psikolojinin dilinde bu hâlin bir adı vardı: travma sonrası yeniden yapılanma. Ama Hazal için bu, sadece bir teori değil, bir gerçeklikti. Kızının kaybı, onu parçalara ayırmıştı. Ama o parçalar, yeniden birleşmeye başlamıştı. Farklı bir şekilde. Daha sade, daha derin, daha sessiz. Artık her şeyin cevabını aramıyordu. Bazı soruların cevapsız kalabileceğini kabul ediyordu. Ve bu kabul, ona bir özgürlük getiriyordu.

Felsefi kitaplarını yeniden açtı. Sayfaları karıştırırken bir cümle dikkatini çekti: “İnsan, acının içinden geçerek kendini tanır.” Bu cümle, onun için bir anahtar gibiydi. Çünkü acı, onu tanıştırmıştı kendisiyle. Gerçek kendisiyle. Maskesiz, filtresiz, çıplak. Ve o hâliyle de sevilmeye değer olduğunu fark etti. Özsaygı, başkalarının ona ne dediğiyle değil, kendisinin kendine ne söylediğiyle ilgiliydi. Hazal, kendine ilk kez şefkatle bakmaya başladı.

Sosyal çevresi değişmişti. Bazı insanlar uzaklaşmıştı. Bazıları sessiz kalmıştı. Ama birkaç kişi, sessizce yanında kalmıştı. Onlarla konuşmaya başladı. Kızının hikâyesini anlattı. Acısını saklamadı. Gözyaşlarını gizlemedi. Ve bu açıklık, ona yeni bir bağ kurma biçimi sundu. Artık ilişkilerinde rol yapmıyordu. Gerçekti. Ve bu gerçeklik, ona yeni bir güç veriyordu.

Bir gece, defterine şu cümleyi yazdı: “İçimdeki yol, acıyla başladı ama barışla devam ediyor.” Hazal, artık sadece kaybın değil, yeniden doğuşun da hikâyesini yazıyordu. Kızının yokluğu, onun varlığını yeniden tanımlamıştı. Ve bu tanım, daha derin, daha anlamlı, daha insancıldı.

10.10.2025
Mesime Elif Ünalmış 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KIRILMADAN GÜÇLENMEK   5. Bölüm – Sessizden Söze: Duygularla Var Olmak   Hazal sabah kahvesini içerken pencereye baktı. Camın buğusuna parmağıyla bir çizgi çekti, sonra sildi. İçinde bir şeyler birikmişti ama ne olduğunu tam adlandıramıyordu. Annesinin sesi yankılandı zihninde: “Bazı şeyleri içine at, evin huzuru bozulmasın.” Bu cümle yıllardır onunla birlikteydi. Ama artık başka bir yerdeydi. Sessizlik, huzur değil, eksiklik getiriyordu. Duygularını tanımak, ifade etmek, kendini anlatmak istiyordu. Ama bunu nasıl yapacağını hâlâ tam bilmiyordu. Eşiyle olan ilişkisi zamanla bir sessizlik yarışına dönüşmüştü. Konuşmalar yüzeysel, duygular eksikti. Hazal, onunla değil, onun varlığının içinde yankılanan sessizlikle mücadele ediyordu. Çünkü baskı her zaman bağırarak gelmezdi. Bazen bir suskunluk, bazen bir “ne gerek var” cümlesi, bazen bir göz devirmeydi. Hazal, bu görünmez baskının içinde kendi sesini arıyordu. Her geçen gün biraz daha içine çekiliyor, ama bir yandan da...

Hatay Depreminin İkinci Yıldönümü: Yıkımın ve Umudun İzleri

  Hatay'da depremin üzerinden iki yıl geçti. Ancak, bu doğal afetin açtığı yaralar hala sarılmayı bekliyor. Depremzedeler, yaşadıkları acıları ve çaresizlikleri unutamıyor. Onların hikayeleri, bizlere dayanışmanın ve insanlığın önemini hatırlatıyor. Depremde evlerini, sevdiklerini kaybeden insanlar, yeni bir hayat kurma çabası içinde. Bu zorlu süreçte, birbirlerine destek olarak ayakta kalmaya çalışıyorlar. Her şeye rağmen umutlarını yitirmeyen depremzedeler, yarınlara daha güçlü bakma arzusu taşıyor. Depremin getirdiği yıkımın ardından, hayatlarını yeniden inşa etmeye çalışan bu insanların sesine kulak vermek ve onların yaşadığı zorlukları anlamak, hepimiz için bir sorumluluk. Bir daha bu acıların yaşanmaması için, toplum olarak bilinçli ve duyarlı olmalıyız. Bu yıldönümünde, depremzedelerin acılarını ve çaresizliklerini unutmamak için bir kez daha hatırlatmak istiyoruz: Yaşananlardan ders çıkararak, gelecekte daha sağlam adımlar atmalıyız. Bu süreçte en önemli şey, dayanışma v...

KAVRAMSAL ÖYKÜLER

  Yaş Sınırı: Genel İzleyici (Tüm yaş grupları için uygundur)   Sevgi Dilek, henüz 1. sınıfa gidiyordu. Sapsarı saçları ve mavi gözleriyle çok sevimliydi. Dilek, okulun açılmasıyla yeni arkadaşlar edinmiş ve okuluna iyice alışmaya başlamıştı. Yeni şeyler öğrenmek onu heyecanlandırıyordu. Okulu çok seviyordu ve arkadaşlarını da çok değerli buluyordu. Ancak en çok arkadaşı Semra'yı seviyordu. Semra'nın babası öğretmen olduğu için başka bir okula tayin olmuştu ve Semra'dan ayrılmak zorunda kaldı. Dilek bu duruma çok üzülmüştü. Ancak annesi durumu kabul etmesi için Dilek'i karşısına alarak durumu izah etti. Annesi, Dilek'in dilediği zaman Semra'yı arayabileceğini söyledi. Dilek bunun üzerine çok sevindi. O günden sonra bütün dikkatini okula vererek yeni şeyler öğrenmeye devam etti. Aradan geçen zaman içinde arkadaşlarını aramayı da ihmal etmedi. Dilek, yeni arkadaşlar edinmeye ve sınıfında daha aktif olmaya devam etti. Semra'yla da sık sık telefonla konuşarak ...