UYUYAN BEYİNLER – 2. Bölüm: Görünmeyen Haritalar
Rafael, Brezilya’nın kalabalık sokaklarında yürürken kulaklığını takmış, gözlerini telefon ekranına kilitlemişti. Ekranın parlaklığı gözlerini kamaştırıyor, zihni ise karanlık bir boşlukta dolaşıyordu. Her gün binlerce bildirim, yüzlerce gönderi, onlarca yorum… ama tek bir gerçek bağ yoktu. Mizah onun zırhıydı. Her paylaşımı, her tweet’i, her videosu insanları güldürüyordu. Ama kimse onun gerçekten ne hissettiğini sormuyordu. Rafael, “komik çocuk” olarak tanınıyordu. Oysa içindeki sessizlik, kahkahalardan daha derindi.
Zeynep’in kurduğu WhatsApp grubuna katıldığında, ilk defa bir şey hissetti. Bir kıpırdanma. Bir merak. Bir umut. “Uyuyan Beyinler” adını okuduğunda, kendi zihninin de uzun süredir uykuda olduğunu fark etti. Mizah, onun kaçış yoluydu. Ama artık kaçmak istemiyordu. Rafael, gruba yazdı: “Ben mizahla konuşuyorum. Ama bazen ciddi şeyler söylemek istiyorum. Grupta ‘komik çocuk’ gibi hissediyorum.” Bu itiraf, onun için bir dönüm noktasıydı. Çünkü ilk kez maskesini çıkarmıştı.
Dijital yalnızlık, sadece ekran başında geçirilen saatlerle ölçülemezdi. Rafael’in yalnızlığı, kahkahaların arasında kaybolmuştu. Mizah, bir savunma mekanizmasıydı. Psikoloji bunu “duygusal kaçış” olarak tanımlar. Sosyoloji ise “rol dayatması” der. Rafael, toplumun ona biçtiği rolü oynuyordu. Ama artık kendi rolünü yazmak istiyordu.
Grup, Rafael’in önerdiği “Uyandırıcı” uygulamasını konuşmaya başladı. Herkes bir şey ekliyordu. Amina, doğa temalı arayüz önerdi. Leila, hikâye tabanlı içerikler sundu. Noura, gizli mod fikrini savundu. Hiro, sade bir tasarım önerdi. Alex, etik algoritma yazmayı teklif etti. Omar, kod altyapısını üstlendi. Lucia, üretici hikâyeleri eklemeyi önerdi. Elif, afet sonrası destek alanı kurmak istedi. Zeynep, hepsini birleştirdi: “Bu, ilk projemiz. Adı ‘Uyandırıcı’. Dijital yalnızlığa karşı bir fikir. Ve bu fikir, bir devrim olabilir.”
Rafael, uygulamanın açılış ekranı için bir cümle önerdi:
“Bugün gerçekten kiminle konuştun?”
Bu cümle, onun içsel boşluğunu dolduracak bir soruydu. Çünkü dijitalde bağ kurmak kolaydı ama gerçek bir dokunuş, bir ses, bir göz teması… bunlar artık nadirdi.
Dünya gençliği, Rafael’in yalnızlığında kendini buldu. Çünkü bu yalnızlık evrenseldi. Tokyo’da Hiro, sessizliğin içinde kod yazıyordu. Paris’te Leila, kimliğini arıyordu. Nairobi’de Amina, kuraklıkla direniyordu. New York’ta Alex, algoritmaların içinde vicdanını kaybetmişti. İzmir’de Elif, yıkıntılar arasında hayal kuruyordu. Her biri bir boşluktaydı. Her biri bir kıvılcım bekliyordu.
Psikoloji, bu boşluğu “varoluşsal kaygı” olarak tanımlar. Gençler, geleceği düşünürken nefes alamıyor. İklim krizi, savaşlar, ekonomik belirsizlik, dijital bağımlılık… hepsi birer yük. Felsefe, bu durumu “anlam arayışı” olarak görür. Viktor Frankl, “İnsanın anlam arayışı, hayatta kalma gücüdür” der. Rafael, anlamı mizahın ardında arıyordu. Ama artık kelimelerin ardında buluyordu.
Zeynep, Rafael’e özel bir mesaj attı:
“Senin mizahın, bizim aynamız oldu. Ama artık senin ciddiyetin, bizim kıvılcımımız olacak.”
Rafael, ağladı. Sessizce. Çünkü ilk kez biri onu gerçekten görmüştü. Mizah değil, insan olarak.
“Uyandırıcı” uygulaması test aşamasına geçti. Kullanıcılar her gün bir soru alıyordu:
“Bugün ne hissettin?”
“Bugün ne düşündün?”
“Bugün neyi fark ettin?”
Cevaplar anonimdi ama etkiliydi. Bir kullanıcı yazdı: “Bugün ilk kez yalnız olduğumu fark ettim.” Bir diğeri: “Bugün anneme sarıldım.” Bir başkası: “Bugün ağladım ama iyi geldi.” Uygulama, dijitalde duyguyu yeniden tanımlıyordu.
Rafael, uygulamanın mizah bölümünü yönetti. Her gün bir espri, ama altında bir düşünce. “Gülmek iyidir ama düşünmek daha iyidir.” Mizah, artık bir bağ kurma aracıydı. Rafael, “komik çocuk” olmaktan çıkmıştı. Artık “düşünen çocuk”tu.
Zeynep, defterine yazdı:
“Rafael, bir boşluktan doğdu. Mizahla direndi. Ama artık fikirle kuruyor. Uyuyan beyinler, birer birer uyanıyor.”
Amina, Nairobi’nin kenarındaki toprak yolları yürürken ayakkabılarının altına yapışan çamuru hissediyordu. Yağmur haftalardır yağmamıştı. Toprak çatlamış, ağaçlar susmuş, çocuklar susuzluktan sessizleşmişti. Ama Amina susmuyordu. Onun sesi, kuraklığın içinden yükseliyordu. Çünkü o, susuzluğun dilini öğrenmişti. Her çatlak, bir cümleydi. Her sessizlik, bir bağırıştı.
Zeynep’in kurduğu gruba katıldığında, ilk mesajı kısa ve netti:
“Ben kuraklıkla yaşıyorum. Ama fikirle direnmek istiyorum.”
Bu cümle, onun içindeki yangını anlatmaya yetmişti. Amina, suyun eksikliğini sadece fiziksel değil—duygusal olarak da hissediyordu. Çünkü susuzluk, sadece bedenin değil—ruhun da kurumasıydı.
Amina, gruba bir ses kaydı gönderdi. Arka planda rüzgârın uğultusu vardı. Çatlamış toprakların üstünde yürürken kaydetmişti.
“Bu ses, bizim hikâyemiz,” dedi.
“Toprak konuşuyor. Ama kimse dinlemiyor.”
Grup sustu. Çünkü bu ses, ekranlardan duyulmuyordu. Bu ses, algoritmaların dışında kalıyordu. Bu ses, insanın içinden geçiyordu.
Zeynep, Amina’ya özel bir mesaj attı:
“Senin toprağın, bizim vicdanımız oldu.
Senin susuzluğun, bizim sorumluluğumuz.
Senin hikâyen, bizim uyanışımız.”
Grup, yeni bir fikir üzerinde çalışmaya başladı:
Adı: Toprağın Sesi
Bir dijital harita.
Ama sadece coğrafi değil—duygusal.
Her kullanıcı, yaşadığı yerin hikâyesini yazacaktı.
Toprağın ne hissettiğini, ne söylediğini, ne sustuğunu anlatacaktı.
Amina, Afrika’nın sesi oldu:
“Biz burada susuzuz. Ama susmuyoruz.
Biz burada unutulduk. Ama unutmayacağız.
Biz burada görünmüyoruz. Ama görünür kılacağ
Leila, Paris’in merkezine yakın ama ruhuna uzak bir sokakta yürüyordu. Kaldırım taşları düzgün dizilmişti, vitrinler parlıyordu, insanlar şık giyiniyordu. Ama Leila, bu düzenin içinde görünmüyordu. Çünkü onun kimliği, bu sokaklara ait değildi. O, göçmendi. Ve göçmenlik, sadece bir statü değil—bir görünmezlik biçimiydi.
Leila, Fas’tan gelmişti. Annesi temizlik işçisiydi, babası bir fırında çalışıyordu. Kendisi üniversiteye gitmişti ama sınıfta hep “öteki” olarak kalmıştı. Öğretmenler adını yanlış telaffuz ediyordu. Arkadaşları onun hikâyesini merak etmiyordu. Leila, var olmuştu ama görünmemişti. Bu yüzden sessizdi.
Bu yüzden yazıyordu. Çünkü kelimeler, onun görünürlük aracıydı.
Her cümle, bir iz bırakma çabasıydı. Her paragraf, bir varoluş isyanıydı.
Kendi hikâyesini yazmak, kendi yüzünü çizmek gibiydi.
Çünkü kimlik, sadece belgelerde değil—anlatılanlarda yaşardı.
Zeynep’in kurduğu gruba katıldığında, ilk mesajı şuydu:
“Ben göçmenim. Kimliğimi arıyorum. Bu grup, bir yön gibi.”
Bu cümle, onun içsel haritasını çiziyordu.
Leila, yönünü arıyordu.
Ama aslında bir yüz arıyordu.
Kendi yüzünü.
Kendi hikâyesini.
Kendi görünürlüğünü.
Grup, Amina’nın “Toprağın Sesi” fikrinden sonra Leila’nın görünmezliğine döndü.
Amina toprakla konuşuyordu, Leila aynayla.
Amina susuzluğu anlatıyordu, Leila sessizliği.
Amina harita çiziyordu, Leila yüz.
Leila, gruba bir fotoğraf gönderdi.
Kendi yüzü değil.
Annesinin elleri.
“Bu eller, benim kimliğim,” dedi.
“Bu eller, temizlik yaptı ama hikâye taşıdı.
Bu eller, görünmedi ama hep buradaydı.”
Zeynep, Leila’ya özel bir mesaj attı:
“Senin görünmezliğin, bizim körlüğümüz.
Senin hikâyen, bizim eksikliğimiz.
Senin yüzün, bizim atlasımız.”
Leila, ağladı.
Ama bu gözyaşı, bir acı değil—bir görünürlük anıydı.
Grup, yeni bir fikir üzerinde çalışmaya başladı:
Adı: Yüzler Atlası
Bir dijital albüm.
Ama sadece fotoğraf değil—hikâye taşıyıcısı.
Her kullanıcı, kendi yüzünü değil—kendi hikâyesini yükleyecekti.
Bir el, bir ayakkabı, bir sokak, bir defter…
Ama altında bir cümle olacaktı:
“Ben buradayım.”
“Ben görünmüyorum ama varım.”
“Ben sessizim ama anlatıyorum.”
Leila, ilk hikâyeyi yükledi.
Annesinin elleri.
Altına şunu yazdı:
“Bu eller, beni büyüttü.
Bu eller, görünmedi.
Ama ben bu ellerle yazıyorum.”
Lucia, Arjantin’den bir avuç toprak gönderdi.
“Bu toprak, benim emeğim,” dedi.
“Ama kimse görmüyor.”
Noura, Afganistan’dan bir kitap kapağı paylaştı.
“Bu kitap, gizli okundu.
Ama içimde bir dünya kurdu.”
Omar, kod ekranının bir görüntüsünü yükledi.
“Bu satırlar, benim sesim.
Ama kimse duymuyor.”
Zeynep, hepsini bir araya getirdi:
“Yüzler Atlası, bizim görünmezliğimizin haritası olacak.
Dünya, artık sadece ekran değil—bir hikâye taşıyıcısı olacak.”
Leila, defterine yazdı:
“Ben görünmüyordum.
Ama artık anlatıyorum.
Ben sessizdim.
Ama artık duyuluyorum.
Ben göçmendim.
Ama artık bir yönüm var.”
24.10.202
Mesime Elif Ünalmış
Yorumlar
Yorum Gönder
Merhaba sevgili okuyucular, paylaştığım hikayeler ve yazılar hakkındaki düşüncelerinizi çok merak ediyorum! Yorumlarınız benim için çok değerli. Lütfen görüşlerinizi ve önerilerinizi paylaşmaktan çekinmeyin. Hep birlikte daha güzel bir topluluk oluşturalım! ✍️