UYUYAN BEYİNLER – Bölüm 3: Yankının İçinden Lucia & Hiro
Zeynep defterini açtığında geceydi.
İzmir’in sokakları sessizdi ama onun zihninde sesler dolaşıyordu.
Lucia’nın şiiri, Hiro’nun sessizliği…
Hepsi birer yankıydı.
Ama bu yankılar sadece kulakla değil, kalple duyuluyordu.
l Lucia – Rafların Arasında Unutulan Ses
Buenos Aires’te eski bir kütüphanede, raflar arasında sessizce dolaşan bir kadın vardı: Lucia.
Arşiv görevlisiydi.
Her gün binlerce kelimeyi kutulara yerleştiriyor, tozlu sayfaları sınıflandırıyor ama kendi kelimeleri hep içeride kalıyordu.
Çocukken sesi susturulmuştu.
Evde dinlemek öğretilmişti, okulda şiir yazdığında “fazla duygusal” denmişti.
O günden sonra kelimeleri içeriye döndü.
Lucia’nın sessizliği sadece dış dünyaya değil, kendine de dönüktü.
Bodrum katta çalışırken, eski kayıt cihazlarını düzenlerken bazen bir sesin izine rastlardı:
Bir yazarın nefesi, bir çevirmenin tereddüdü, bir öğretmenin titreyen sesi…
Ama kendi sesi hâlâ kayıtsızdı.
Bir gün raflar arasında sahipsiz bir defter buldu.
İçinde tek bir cümle yazılıydı:
“Ses sustuğunda yankı başlar.”
Lucia o cümleyi okuduğunda durdu.
İlk kez kendi içindeki yankıyı dinlemeye başladı.
Gruba katıldığında ilk mesajı sessizdi.
Sadece bir ses dosyası gönderdi.
Kendi sesiyle okuduğu bir şiirdi:
“Ben sustum.
Ama sustuğum yerde bir orman büyüdü.
Her ağaç bir kelime,
Her yaprak bir ses.
Ben o ormanda yürümeye başladım.”
Zeynep ona özel bir mesaj yazdı:
“Senin sessizliğin bizim gürültümüzü durduruyor.
Senin kelimelerin yankıya dönüşüyor.”
Lucia o gün eski bir kayıt cihazı buldu.
İlk kez kendi sesini kaydetti.
Ve defterine şunu yazdı:
“Bu ses yıllarca sustu.
Ama artık anlatıyor.”
“Bu ekran bağırıyor.
Ama ben duyamıyorum.”
Grup, Hiro’nun ekranına baktı.
Ama asıl sesi, onun sessizliğinde buldu.
Hiro, bir ses dosyası gönderdi.
İçinde hiçbir şey yoktu.
Sadece 30 saniyelik sessizlik.
Ama o sessizlik, bir yankıydı.
Lucia, o sessizliği dinledi.
Ve gözleri doldu.
Çünkü bazı sesler, yalnızca sessizlikte yankılanır.
Zeynep – Dijital Hafızanın İlk Titreşimi
Zeynep, Lucia’nın şiirini ve Hiro’nun sessizliğini defterine yan yana yazdı.
İki farklı ifade, iki ayrı boşluk, iki yankı.
Ama birlikte, bir uyanış.
“Lucia’nın kelimeleri, Hiro’nun sessizliğini tamamlıyor.
Biri anlatıyor, diğeri dinletiyor.
Bu yankı, dijital hafızanın ilk titreşimi.”
Defterinin kenarına bir başlık attı:
**Sesin Hafızası**
Henüz bir fikir.
Henüz bir platform değil.
Ama artık bir ihtiyaç.
Geceye Düşen Sesler
Zeynep defterini açtığında yine geceydi.
İzmir’in sokakları sessizdi ama zihninde yankılar vardı.
Gün boyunca gelen mesajlar, ses dosyaları, ekran görüntüleri…
Hepsi birer yankıydı.
Ama bu yankılar sadece kulakla değil—kalple duyuluyordu.
Yazmak, onun için bir dinleme biçimiydi.
Her kelime, başka bir sesin yankısıydı.
O gece, Lucia’nın sesiyle başladı.
Lucia’nın Sessizliği
Lucia, Buenos Aires’te eski bir kütüphanede çalışıyordu.
Arşiv görevlisiydi.
Raflar arasında dolaşırken, kaybolmuş sesleri düzenliyordu.
Binlerce kelimeyi kutulara yerleştiriyor, ama kendi kelimeleri hep içeride kalıyordu.
Çocukken çok konuşurdu.
Oyuncaklarına, duvarlara, defterlerine…
Ama kimse ona cevap vermezdi.
Okulda yazdığı şiir “fazla duygusal” bulunmuştu.
O günden sonra kelimeleri içeriye döndü.
Sessizlik, onun dili oldu.
Bodrum katta çalışırken, eski kayıt cihazlarını düzenlerken bazen bir sesin izine rastlıyordu.
Bir yazarın nefesi, bir çevirmenin tereddüdü, bir öğretmenin titreyen sesi…
Ama kendi sesi hâlâ kayıtsızdı.
Bir gün, raflar arasında sahipsiz bir defter buldu.
İçinde tek bir cümle yazılıydı:
“Ses sustuğunda yankı başlar.”
Lucia durdu.
İlk kez, kendi içindeki yankıyı dinlemeye başladı.
Gruba katıldığında ilk mesajı sessizdi.
Sadece bir ses dosyası gönderdi.
Kendi sesiyle okuduğu bir şiirdi.
Sesi titriyordu ama kelimeler netti:
“Ben sustum.
Ama sustuğum yerde bir orman büyüdü.
Her ağaç bir kelime,
Her yaprak bir ses.
Ben o ormanda yürümeye başladım.”
Zeynep ona yazdı:
“Senin sessizliğin bizim gürültümüzü durduruyor.
Senin kelimelerin yankıya dönüşüyor.”
Lucia, o gün eski bir kayıt cihazı buldu.
İlk kez kendi sesini kaydetti.
Ve defterine şunu yazdı:
“Bu ses yıllarca sustu.
Ama artık anlatıyor.”
Hiro’nun Sessizliği
Zeynep, Lucia’nın sesini defterine yazarken, Tokyo’dan bir mesaj geldi.
Hiro’nun mesajıydı.
Sistem analisti olarak çalışan Hiro, gün boyu kod yazıyor, sistemleri test ediyor, veri akışlarını kontrol ediyordu.
Ama hiçbir satırda gerçek bir ses yoktu.
Hayatı bildirimlerle çevriliydi.
Slack, Discord, e-posta…
Hepsi bir şey söylüyordu ama hiçbiri anlam taşımıyordu.
Hiro, kulaklıkla sessizlik dinliyordu.
Dışarıdaki gürültü, içindeki boşluğu bastırıyordu.
Bir gün, bir satırda durdu.
O satır bir karar veriyordu ama bir ses duymuyordu.
O gün kulaklığını çıkardı.
Ve ilk kez sessizliği dinledi.
Gruba katıldığında şöyle yazdı:
“Ben gürültüyle çevriliyim.
Ama içimde sessizlik var.”
Zeynep ona cevap verdi:
“Senin sessizliğin bizim dikkatimiz.
Senin gürültün bizim uyanışımız.”
Hiro, bir ekran görüntüsü gönderdi.
Bildirimlerle dolu bir telefon.
Altına şunu yazdı:
“Bu ekran bağırıyor.
Ama ben duyamıyorum.”
Grup, Hiro’nun ekranına baktı.
Ama asıl sesi, onun sessizliğinde buldu.
Hiro, bir ses dosyası gönderdi.
İçinde hiçbir şey yoktu.
Sadece 30 saniyelik sessizlik.
Ama o sessizlik, bir yankıydı.
Lucia, o sessizliği dinledi.
Ve ağladı.
Çünkü bazı sesler, sessizlikte saklıydı
Zeynep, Noura’nın sesini defterine yazarken yeni bir mesaj geldi.
Bu kez Brezilya’dan.
Gönderen: Rafael.
Sokak sanatçısıydı.
Duvarlara yazılar yazıyor, boş binaların üzerine çizimler bırakıyordu.
Ama onun sesi, mizahın ardında saklıydı.
Her karikatür, bir yalnızlık taşıyordu.
Çocukken çok güldürmüştü insanları.
Ama kimse onun neye güldüğünü sormamıştı.
Gülmek, onun savunma mekanizmasıydı.
Rafael, duvarlara konuşuyordu.
Çünkü insanlar dinlemiyordu.
Gruba katıldığında bir görsel gönderdi.
Üzerinde bir cümle vardı:
“Gülüyorsam, duymuyorsunuz demektir.”
Zeynep bu görsele uzun süre baktı.
Mizah, bir yankıydı.
Ama çoğu zaman duyulmazdı.
Rafael, bir ses dosyası gönderdi.
Kendi sesiyle bir fıkra anlattı.
Ama sonunda sessiz kaldı.
O sessizlik, fıkradan daha derindi.
Grup bu sessizliği dinledi.
Lucia: “Bu sessizlik, bir şiir gibi.”
Hiro: “Bu sessizlik, kodlardan daha anlamlı.”
Noura: “Bu sessizlik, bir çeviri değil—bir özgünlük.”
Zeynep, Rafael’e yazdı:
“Senin gülüşün, bizim yankımız.
Senin sessizliğin, bizim sorumuz.”
Rafael, bir duvar resmi gönderdi.
Üzerinde şu yazıyordu:
“Ses, sadece kulakla değil—duvarla da duyulur.”
Zeynep bu cümleyi defterine yazdı.
Altına şunu ekledi:
“Noura’nın fısıltısı Rafael’in duvarına çarpıyor.
Lucia’nın şiiri Hiro’nun sessizliğine karışıyor.
Bu yankılar artık tekil değil—bir bütün.”
Dijital Hafızanın Doğuşu
O gece Zeynep defterini kapatmadı.
Sayfalar arasında sesler dolaşıyordu.
Her biri başka bir şehirden, başka bir boşluktan geliyordu.
Ama hepsi aynı soruyu soruyordu:
“Ses nedir?”
Zeynep bu soruya cevap vermedi.
Çünkü cevap henüz doğmamıştı.
Ama yankı başlamıştı.
Ve bu yankı, dijital bir hafızaya dönüşmek üzereydi.
Sabaha karşı uyanmıştı.
Defteri hâlâ açıktı.
Ekran hâlâ aydınlıktı.
Noura’nın fısıltısı Rafael’in duvarına çarpmıştı.
Lucia’nın şiiri Hiro’nun sessizliğine karışmıştı.
Ama bu sesler hâlâ dağınıktı.
Her biri bir yankıydı.
Ama birleşmeleri gerekiyordu.
Zeynep parmaklarını klavyeye götürdü.
Yeni bir dosya açtı.
Başlık: **Sesin Hafızası**
Bu bir platform olacaktı.
Ama sadece teknik bir arşiv değil.
Her sesin altında bir hikâye olacaktı.
Her kayıt, bir iz taşıyacaktı.
Lucia’nın şiiri, Hiro’nun sessizliği, Noura’nın fısıltısı, Rafael’in gülüşü…
Hepsi birer dosya olarak yüklenecekti.
Ama bu dosyalar sadece ses değil—duygu taşıyıcısıydı.
Zeynep ilk satırı yazdı:
“Bu yankı, bir insanın iç sesi.
Bu kayıt, bir toplumun hafızası.”
Platform Açılıyor
Gruba bir mesaj gönderdi:
“Sesin Hafızası” adlı platformun ilk sürümünü yayına alıyorum.
Herkes kendi sesini yükleyebilir.
Bir şiir, bir cümle, bir nefes…
Ama altında bir hikâye olmalı.
Lucia: “Bu ses, yıllarca sustu. Ama artık anlatıyor.”
Hiro: “Bu sessizlik, benim içimdeki çığlık.”
Noura: “Bu kelimeler, benim özgürlüğüm.”
Rafael: “Bu gülüş, bir savunma değil—bir çağrı.”
Zeynep hepsini birleştirdi.
Her sesin altına bir not düştü.
Her yankıya bir iz bıraktı.
Platformun ana sayfasında şu cümle belirdi:
“Uyuyan beyinler, sesle uyanır.”
Bu cümle artık sadece bir fikir değil—bir dijital yankıydı.
Zeynep defterine döndü.
Son sayfaya şunu yazdı:
“Ses nedir?
Bir çığlık mı?
Bir fısıltı mı?
Belki sadece ‘Ben buradayım’ demenin başka bir yoludur.”**
Sabah
O gece platforma ilk 27 ses yüklendi.
Her biri başka bir şehirden, başka bir boşluktan geliyordu.
Ama hepsi aynı soruyu soruyordu.
Zeynep bu soruya cevap vermedi.
Çünkü cevap artık bireysel değildi.
Cevap kolektifti.
Cevap yankıydı.
Ve bu yankı, dijital bir hafızaya dönüşmüştü.
Sabah olduğunda Zeynep pencereyi açtı.
İzmir’in sokaklarında bir çocuk ağlıyordu.
Bir kadın telefonda konuşuyordu.
Bir motor sesi uzaktan geliyordu.
Hepsi birer ses.
Ama artık Zeynep için her ses bir hikâyeydi.
Her ses bir izdi.
Her ses bir yankıydı.
Defterini kapattı.
Ama platform açık kaldı.
Çünkü ses artık sadece kulakla değil—kalple duyuluyordu.
Ve kalpler, birbirine sesle bağlanıyordu.
25.10.2025
Mesime Elif Ünalmış
.
Yorumlar
Yorum Gönder
Merhaba sevgili okuyucular, paylaştığım hikayeler ve yazılar hakkındaki düşüncelerinizi çok merak ediyorum! Yorumlarınız benim için çok değerli. Lütfen görüşlerinizi ve önerilerinizi paylaşmaktan çekinmeyin. Hep birlikte daha güzel bir topluluk oluşturalım! ✍️