Ana içeriğe atla

HASTALARI PÜSKÜRTÜN


 

HASTALARI PÜSKÜRTÜN

Kim suçlu? Şule Hanım diş sorunu yaşıyordu. Pandemiden önce kendisine takılan diş protezi onu oldukça rahatsız etmişti. Ertesi gün hastaneye gitti. Ancak pandemi yasaklarıyla karşılaşınca tedavisi yarım kaldı. İki yıl boyunca kötü olan protezi, çeşitli zorluklara rağmen kullanmaya mecbur kaldı. Hastaneye her gittiğinde işlem yapılmıyordu. Doktoru sürekli filyasyon ekibiyle dışarıda çalışıyor, başka doktorlar da bakmıyordu.

Sistem, hastayı dört yıl boyunca o doktora mecbur bırakıyordu. Ya da özel doktora giderek, ciddi bir para karşılığında tedavisini yaptırabiliyordu. Şule Hanım, iki yılın sonunda doktorunu yakalayabilmişti. Ancak bu defa da hastane teknisyenleri değişmişti. Her yıl sözleşme yenileniyor, yenilendiği için de eski protezcinin işini yapmak istemiyorlardı. Pandemi yasakları kalkınca, Şule Hanım protezini çıkartmak istediğini söyledi. Doktoru, teknisyenlerden memnun olmadığını, daha iyisini bekleme diyerek hastasını ikna etmeye çalışıyordu. Ancak Şule Hanım ısrarla çıkarmak istediğini söyleyince doktoru ücret istenebileceğini söyledi. Oysa Şule Hanım, protezlerin parasını ödemişti. Zaman aşımına maruz kaldığı için yeniden ödeme yapması gerekiyordu. Doktor, Şule Hanım'a hasta haklarına başvurabileceğini söyledi. Eğer orada güzel bir sonuç çıkarsa ücretsiz çıkartırız dedi. Şule Hanım hasta haklarına başvurdu. Hasta hakları da zaman aşımını öne sürerek kayıtsız kalmıştı



Şule Hanım artık bu durumdan çok sıkılmış, Sağlık Bakanlığı'na başvurmuştu. Sonra hasta hakları tekrar devreye girerek, Şule Hanım'la iletişime geçip tedavisini sağlayacaklarını söylediler. Ancak ciddi bir diş kaybı yaşamadığı sürece protezi ücretsiz yapmayı kabul etmişlerdi. Gün belirlemeyle alakalı hasta hakları personeli ile konuşurlarken 65-70 yaşlarında bir amca kapıyı çaldı. Hemen içeri girerek "Hanım kızım, ben randevulu hastayım. Yaklaşık 40 dakikadır bekliyorum. Teknisyenler yok, ben daha ne kadar bekleyeceğim!" diye sordu. Hasta hakları personeli, teknisyenlerin katlarda vızır vızır çalıştığını, ne kadar çaba sarf ettiklerini kendi gözleriyle gördüğünü söyledi. "Zaten sağlık personelimiz az, çoğu işi bıraktı. Onlara karşı sabırla ve anlayışla beklemenizi istiyoruz" dedi. Yaşlı amca, biraz sert bir üslupla "Benim ne suçum var, ben ne yapayım? Benim de kendime göre işlerim var!" diyerek çıkıştı. Hasta hakları personeli birden sertleşerek, "Bakın beyefendi, bu üslupla devam ederseniz hakkınızda beyaz kod başlatacağım" dedi. Adamın yüzüne dik dik baktı. Adam suçlu imajını kendisine yakıştırmamış olacak ki hiç sesini çıkarmadan anlamlı bir bakış attıktan sonra, kapıyı kapatarak çıktı.

Kendimi hastanın yerine koyduğum zaman hasta haklıydı. Nitekim randevu saatini hiç aksatmamıştı. Yarım saat geç gelmiş olsaydı hastayı geri göndereceklerdi. İşlem yapılmayacaktı. Oysa hasta haftalarca randevu almak için çabalamıştı. Kendimi sağlıkçının yerine koyunca o da haklıydı. Sinir sistemi bozulmuş, bir kurumun üyeleriydi. Mantık dışı emirlere itaat etmek zorunda kalmışlardı. Hakları ellerinden alınmış, mesai saatleri bir dengeye oturtulmamış, sistemin dayattığı şeyleri yapmaya mecbur bırakılmışlardı. Sağlıkçılarımız, kendilerine dayatılan haksızlıklara boyun eğmesi beklenmiş, insan sağlığını hiçe sayan kararlara uyulması beklenmiş, buna uymayanlara tehditler savrulmuş, yetkililer tarafından küçümsenerek dayatılan şeylere uyulmuyorsa ülke terk edilsin denilmiş ve meydan okumuştur. İmkanı olan ülkeyi terk etmek zorunda bırakılmıştır. Geri kalan sağlıkçılar ise çeşitli baskılara mecbur bırakılmış, hastaların tüm problemleri ile karşı karşıya kalmış, sadece sağlıkçılar seslerini duyurabilmenin yollarını arasa da bütün yollar tıkanmış, sabır testine maruz bırakılmışlardır. Dayanabilen kalıyor, dayanamayan ülkeyi terk ederek her şeyi sil baştan, yeni bir hayata başlamıştır. Bilgi birikimlerini yeni bir dille pekiştirmeye çalışarak ayakta kalmaya çalışmışlardır. Her şeyi sıfırdan başlamanın kolay olmadığı bir döneme girilerek mücadeleye devam etmişlerdir. Dayandıkları şey sorunlarına muhatap olabilecek, onları dinleyebilecek kurumların olduğuna inanmalarıydı. Toplum ise kendisine dayatılan sistemin sonuçlarına katlanmak zorunda bırakılmıştır.

Şule Hanım, hasta hakları personeli ile sorunu halledip iki gün sonra gerekli tedaviye başlanmasını sağlamıştır. Şule Hanım, ertesi gün kızına ilaç yazdırmak için sağlık ocağına gitmişti. Hastalardan biri, doktor bey ile konuşurken, annesinin tedavisinin bir türlü sağlanamadığından şikayetçi olduğunu anlatıyordu. Doktor bey, "Anlayamıyorum, bu sağlık sektöründe bir sorun mu var?" diye soruyordu. "Hiç kimse tedavi olamıyor." Doktor bey, derin bir nefes aldıktan sonra hastaya döndü. "Geçenlerde yapılmış olan toplantıdan çıkan sonuç şu; Sağlık Bakanlığı'nın önerisi hastaları püskürtün!" Hasta bunun ne anlama geldiğini sordu. Doktor, "Yani git gel yapın, uğraşmayın, fazla zaman ayırmayın" diyerek çözüm sunuyordu. "Ancak bizim vicdanımız el vermiyor, biz yine elimizden geleni yapıyoruz. Bu yüzden de aşırı derecede yoruluyoruz" dedi.

Sağlıkçılarımızın emeğini, mesleğini küçümsemiş ve insanlarımızı kayda almayan bir tutum sergilemiştir. Bu karara karşı sağlıkçılığımızın eli kolu bağlanmış ve sinir sistemleri bozulmuştur. Umudu taşıyan yarınların çocuklarının ise önü tıkanmış, çaresizlik içinde kötüye razı olma politikası ile karşı karşıya kalmıştır. Ancak bizler umudumuzu taşımaya devam edeceğiz. Umut her zaman var olacaktır. Kötülük sonsuza kadar devam etmeyecektir. Bizler umudu taşımaya devam edeceğiz ve her şeyin bir gün düzeleceğine inanarak yaşamımıza devam edeceğiz.

“Umut, en karanlık zamanlarda bile ışığı aramak ve geleceğe inanmaktır.”

28.02.2025
Mesime Elif Ünalmış

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KIRILMADAN GÜÇLENMEK   5. Bölüm – Sessizden Söze: Duygularla Var Olmak   Hazal sabah kahvesini içerken pencereye baktı. Camın buğusuna parmağıyla bir çizgi çekti, sonra sildi. İçinde bir şeyler birikmişti ama ne olduğunu tam adlandıramıyordu. Annesinin sesi yankılandı zihninde: “Bazı şeyleri içine at, evin huzuru bozulmasın.” Bu cümle yıllardır onunla birlikteydi. Ama artık başka bir yerdeydi. Sessizlik, huzur değil, eksiklik getiriyordu. Duygularını tanımak, ifade etmek, kendini anlatmak istiyordu. Ama bunu nasıl yapacağını hâlâ tam bilmiyordu. Eşiyle olan ilişkisi zamanla bir sessizlik yarışına dönüşmüştü. Konuşmalar yüzeysel, duygular eksikti. Hazal, onunla değil, onun varlığının içinde yankılanan sessizlikle mücadele ediyordu. Çünkü baskı her zaman bağırarak gelmezdi. Bazen bir suskunluk, bazen bir “ne gerek var” cümlesi, bazen bir göz devirmeydi. Hazal, bu görünmez baskının içinde kendi sesini arıyordu. Her geçen gün biraz daha içine çekiliyor, ama bir yandan da...

Hatay Depreminin İkinci Yıldönümü: Yıkımın ve Umudun İzleri

  Hatay'da depremin üzerinden iki yıl geçti. Ancak, bu doğal afetin açtığı yaralar hala sarılmayı bekliyor. Depremzedeler, yaşadıkları acıları ve çaresizlikleri unutamıyor. Onların hikayeleri, bizlere dayanışmanın ve insanlığın önemini hatırlatıyor. Depremde evlerini, sevdiklerini kaybeden insanlar, yeni bir hayat kurma çabası içinde. Bu zorlu süreçte, birbirlerine destek olarak ayakta kalmaya çalışıyorlar. Her şeye rağmen umutlarını yitirmeyen depremzedeler, yarınlara daha güçlü bakma arzusu taşıyor. Depremin getirdiği yıkımın ardından, hayatlarını yeniden inşa etmeye çalışan bu insanların sesine kulak vermek ve onların yaşadığı zorlukları anlamak, hepimiz için bir sorumluluk. Bir daha bu acıların yaşanmaması için, toplum olarak bilinçli ve duyarlı olmalıyız. Bu yıldönümünde, depremzedelerin acılarını ve çaresizliklerini unutmamak için bir kez daha hatırlatmak istiyoruz: Yaşananlardan ders çıkararak, gelecekte daha sağlam adımlar atmalıyız. Bu süreçte en önemli şey, dayanışma v...

KAVRAMSAL ÖYKÜLER

  Yaş Sınırı: Genel İzleyici (Tüm yaş grupları için uygundur)   Sevgi Dilek, henüz 1. sınıfa gidiyordu. Sapsarı saçları ve mavi gözleriyle çok sevimliydi. Dilek, okulun açılmasıyla yeni arkadaşlar edinmiş ve okuluna iyice alışmaya başlamıştı. Yeni şeyler öğrenmek onu heyecanlandırıyordu. Okulu çok seviyordu ve arkadaşlarını da çok değerli buluyordu. Ancak en çok arkadaşı Semra'yı seviyordu. Semra'nın babası öğretmen olduğu için başka bir okula tayin olmuştu ve Semra'dan ayrılmak zorunda kaldı. Dilek bu duruma çok üzülmüştü. Ancak annesi durumu kabul etmesi için Dilek'i karşısına alarak durumu izah etti. Annesi, Dilek'in dilediği zaman Semra'yı arayabileceğini söyledi. Dilek bunun üzerine çok sevindi. O günden sonra bütün dikkatini okula vererek yeni şeyler öğrenmeye devam etti. Aradan geçen zaman içinde arkadaşlarını aramayı da ihmal etmedi. Dilek, yeni arkadaşlar edinmeye ve sınıfında daha aktif olmaya devam etti. Semra'yla da sık sık telefonla konuşarak ...